Öne Çıkan Yayınlar
Güncel Yazılar

Osmanlı’da Toprak Düzeni

Osmanlı'da toprak düzeni, toprak yönetimi nasıldır bu konulara değinmeden önce ilk olarak toprak nedir ona bakmamız gerekecek.

Bu içerik Parlak Jurnal isimli blog tarafından Tarih Kovanı için hazırlanmıştır. Hepinizi heyecanla bekliyoruz.

1988 yılına ait Türkçe Sözlük toprağı şöyle tanımlıyor: Yer kabuğunun, toz durumuna gelmiş türlü kütle kırıntılarıyla, çürümüş organik cisimlerden oluşan ve canlılara yaşama ortamı sağlayan yüzey bölümü.

İnsanla doğrudan ilişkili olduğu için çoğu alanda ve konuda topraktan bahsedilir. Osmanlı'da toprağın devlet düzeni içerisindeki önemi de bu konular içerisinde incelenir. Bu yazımızda Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bu yana sistemleşen toprağı değerlendirme şeklinin son halini genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız.

Büyük savaşlar hep topraklar için yapılmıştır. Doğduğumuz toprakların bizi sarmalayan sevgisi, ondan uzaklaştığımız her gurbet zamanlarında tarifi mümkün olmayan şekilde özlemini hissettirmiştir.

Osmanlı Devleti’nde toprak düzeni İslam hukuku esas alınarak sınıflandırılır ve idare edilirdi. Buna göre toprak, ülkeyi Allah adına yöneten padişaha aitti. Padişah toprağı istediği gibi tasarruf edebilirdi. Fethedilen bir araziyi askerlerine verebileceği gibi devlet malı veya vakıf haline de getirebilirdi.

-1- Osmanlı Devleti'ndeki toprak düzeni aslına bakılırsa Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu Devletlerinin toprak düzeninin bir devamı sayılır. Zaten tarihte öyle baştan yaratmak diye bir kavram yoktur, eserler üstüste binerek gelişir.

-2- Toprağın tüm mülkiyeti devlete aittir. Fakat bazı koşullarda kullanım hakkı halka da verilmiştir.

-3- Halk bu toprak ile geçinir ve yaşamını idame ettirir. Devlet ise bu topraktan vergi alır. Bu, çift taraflı bir çıkar ilişkisine dayanır.

Osmanlı toprakları mülk ve mülk olmayan topraklar olmak üzere başlıca ikiye ayrılırdı. Mülk topraklarının mülkiyeti ve tasarruf hakkı şahıslara aitti. Mülk sahibi toprağı satabilir, hibe edebilir veya vakıf haline getirebilirdi.

Osmanlı Devleti’ndeki toprak düzeninde arazinin büyük bölümü mülk olmayan topraklardı. Miri arazi olarak adlandırılan bu toprakların mülkiyeti devlete aitti. Devlet miri arazileri genellikle tımar sistemi içinde değerlendirirdi. Tımar sistemine göre miri arazilerin kullanım hakkı, toprağı işletmek şartıyla, üzerinde yaşayan halka bırakılırdı. Osmanlı Devleti’nde miri toprakların bir bölümü tımar sistemi dışında tutulurdu. Bu topraklar yine devlet tarafından, bir takım işlerin görülmesi amacıyla mukataa, paşmaklık, yurtluk, ocaklık, malikane ve vakıf adlarıyla bölümlere ayrılmıştı.

MÜLK ARAZİ

Bu tip arazinin mülkiyeti şahıslara yani halka aitti.

Öşri

Arapça'da "öşr" kelimesinden gelmektedir ki bu 1/10 manasına gelir. Topraktan elde edilen ürünün 1/10'unu devlete vergi olarak ödenmesi nedeniyle bu ismi almıştır. Bu topraklar Müslümanlara aittir. Fethedildiği zaman onlara verilmiş ya da fethedildiğinde zaten onlara ait olan topraklardır. Bu topraklar alınıp satılabilir, miras bırakılabilirdi. Toprak sahibi öşür vergisi yanında bir de Çift Resmi (arazi vergisi) ödemek zorundaydı. (Size burada ufak bir soru yöneltelim. Acaba "Çift Resmi" ile bugün kullandığımız manasıyla "çiftlik" arasında bir bağlantı var mıdır?)

Haraci

Gayrimüslimlere ait topraklara denir. Sahipleri topraklarını satabilir ya da miras bırakabilirdi. Bu tür toprakların sahipleri devlete Harac-ı Mukassem (arazi vergisi) ödemek zorundaydı. Ayrıca bu toprakların sahipleri “ispençe” adı verilen bir vergi öderdi.

"Bu vatan, diyorum,
Bu yurt, bu memleket
İşte kara saban,
İşte demir pulluk
Ve serpilen tohum,
Buğday, arpa, çavdar
Bu vatan, diyorum
Bu mübarek diyar"

-Hasan Şimşek

MİRİ ARAZİ

Mülkiyeti devlete ait olan bu topraklar ekilip biçilmesi ve işlenmesi amacıyla çeşitli kişilere bırakılmıştı. Miri araziler kullanım şekillerine göre çeşitli bölümlere ayrılmışlardır.

Dirlik Arazi

Devlete çeşitli şekillerde yararlı olan kişilere, devlet memurlarına ve diğer görevlilere gelirleri maaş karşılığı olarak verilmiş olan topraklardır. Bu arazilerdeki çiftçiler, ödeyecekleri vergileri devletin atamış olduğu toprak sahiplerine verirlerdi. Bu kişiler, topraklardan elde ettikleri gelirler karşılığında, cebelü denilen atlı askerler yetiştirerek bölgedeki can ve mal güvenliğini sağlardı.

Böylece devlet hazinesinden memur ve sipahi maaşları için ayrıca para çıkmamış olurdu.

Dirlikler, elde edilen vergi gelirlerine göre has, zeamet ve tımar olarak ayrılmıştır. Bu topraklar, rütbe ve derecelerine göre maaş karşılığı olarak devlet memurlarına ve sipahilere dağıtılmıştır. Bu memur ve sipahilere genel olarak toprak sahibi anlamında; ‘sahibi arz’ denilmiştir. Toprak sahipleri topladıkları vergilerin belirlenen miktarını maaş karşılığı olarak alıp, geri kalan kısmıyla, belirlenen sayıda asker yetiştirilerdi.

-Has Topraklar:

Yıllık vergi geliri 100.000 akçeden daha fazla olan dirliklerdir. Bunlar; padişah, şehzade, Divan üyeleri, beylerbeyleri ve sancak beyleri gibi üst düzey yöneticilere verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve savaşa hazır asker beslerdi.

-Zeamet Toprakları:

Yıllık geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arasında olan dirlik topraklarıdır. Zeametler, orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarlarına, alay beylerine, kale muhafızlarına, Divan katiplerine verilirdi. Zeamet sahibi de, vergilerin belirlenmiş kısmıyla kendi ihtiyaçlarını karşılar, geri kalan bölümüyle de cebelü denilen asker beslerdi.

-Tımar Toprakları:

Yıllık geliri 3.000 akçe ile 20.000 akçe arasında olan dirlik topraklarıdır. Tımar sahipleri gelirlerinin üçbin akçesini kendi geçimlerine ayırırlardı. Buna kılıç tımarı deniliyordu. Geri kalan her üçbin akçe için bir cebelü yetiştiriyorlardı. Tımarlar; eşkinci, mus-tahfaz ve hizmet tımarı olmak üzere üçe ayrılmıştır.

‘’Ey bütün cihana bedel Türk eli,
Açtığın cenklerin yoktur evveli
Tarih bir nehir ki coşkundur seli,
Sen ona nispetle umman gibisin.’’
-Halit Fahri Ozonsoy

Dirlik Sisteminin Amaçları

  • Topraktan elde edilen verimi arttırma

  • Devletin hazinesini vergiler yoluyla büyütme

  • Üretimde sürekliliği sağlama

  • Devlete dolaylı yoldan masrafsız asker yetiştirme

  • Toprakları tımarlaştırarak bölgelerde devletin otoritesini sağlama

  • Vergilerin toplanmasını kolaylaştırma

  • Halka belirli bir uğraş ve geçim kaynağı sunma

  • Ülkeyi bayındır hale getirme

  • Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme

    Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılı¬ğı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve ba¬kımıyla yükümlüydü.

    Tımar rejimi içinde tımar sahiplerinin ve rea¬yanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi'nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanın¬da haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı.

    Ocaklık Arazi

    Bu arazilerden toplanan gerlirler kalelerin muhafızlarına ve tersane giderlerine harcanmak üzere harcanır.

    Yurtluk Arazi

    Gelirleri sınır boylarındaki kalelere ayrılmıştır.

    Paşmaklık arazi

    Geliri padişahın kızlarına ve eşlerine ayrılan topraklardır.

    Havas-ı Hümayun(mukataa) Arazi

    Geliri doğrudan devlet hazinesine aktarılan topraklardır.

    Mukataa arazilerden vergi gelirleri iltizam yoluyla toplanırdı.

    Malikane Arazi

    Üstün hizmetleri nedeniyle bazı devlet görevlilerine verilen topraklardır.

    Vakıf Arazi

    Gelirleri; sosyal kurumların ve hayır kurumlarının yapılması, bu kurumlara ait giderlerin karşılanması için devlete veya şahıslara ait toprakların vakfedilmesiyle oluşan topraklardır. Vakıf toprakları satılamaz veya devredilemezdi. Vakıf topraklarından vergi alınmazdı.

    Arpalık

    Yüksek dereceli memurlara emekli maaşı karşılığı verilen topraklardır.

    Metruk Arazi

    Terkedilmiş topraklardır.

    Mevat Arazi

    Hiçbir işe yaramayan topraklardır.

    Yazar: Yasin

    Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın


  • Nizam-ı Cedid Nedir? Osmanlı Tarihi İçin Ne Anlam İfade etmektedir. Nizam-ı Cedid Harpleri ve Osmanlıya Getirdiği Yükümlülükler...

    Nizam kelimesi düzen, Cedit Yeni demektir. Yani Yeni düzen manasına gelmektedir. III. Selim döneminde bir çok yenilik faaliyetinde bulunulmuştur. Bu dönemde bu yüzden bu ad verilmiştir.

    Peki Bu Yeni Düzen Osmanlı Devleti İçin Gerekli miydi?

    Bu sorunun cevabı şu alt başlıklarda gizlidir...

    NİZAM-I CEDİT DEVRİNDE HARPLER VE SİYASET

    Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya Harpleri (Ağustos1787-Ocak1792)

    III. Selim, ’ün tahta çıktığı sırada Osmanlı devlet iki yıldan beri Rusya ve Avusturya ile harp etmekte idi.

    Bu harp ’in amacı; 1784’te Rusların almış oldukları Kırım’ı kurtarmak ve Avusturya ile Rusya arasında Osmanlı topraklarının paylaşılması için yapılmış olan anlaşmanın yürürlüğünü önlemek için Rusya’ya açılmıştı.

    Fakat Avusturya, Rusya’dan tarafa çıkınca, Osmanlı orduları iki cephede savaşmak zorunda kaldılar ve ilk aylarda birçok yenilgilere uğradılar; hatta I. Abdülhamit, Özi kalesinin Ruslar tarafından alınması haberi üzerine felç gelerek öldü.

    III. Selim’in tahta çıkması halka son zaferin Türklerde olacağı yolundaki inancı kuvvetlendirdi. Zaten yeni padişah da bu inanca ortak çıkıyordu. Selim’e göre, Kırım’ın Ruslar ’da kalması kat’iyen doğru olamazdı. Çünkü Kırım, imparatorluğun elden çıkardığı ilk İslâm toprağı idi. Kaldı ki bu devirde İstanbul’un bir dereceye kadar kapısı da sayılıyordu. Bu itibarla Ruslar’ın elinde bulundukça İstanbul emniyette sayılamazdı. Madem ki böyle idi, harp Rusya’ya ve Avusturya’ya karşı devam etmeli idi.

    Harbe Devam

    III. Selim’in Rusya ve Avusturya’ya karşı zaferi sağlamak için cesaret ve ümitle işe koyuldu:

  • Yusuf paşayı, sadrazamlıkta bıraktı.

  • Deryalar kaptanı Gazi Haşan Paşayı, seraskerlik payesi ile Özi kalesini Ruslardan almaya memur etti.

  • Çocukluk arkadaşı Giritli Küçük Hüseyin Paşayı da Deryalar kaptanlığına getirtti.

  • Ordu ve donanmayı kuvvetlendirmek için 16 ile 60 yaş arası kişilerden gereği kadar asker alınmasını emretti.

    Padişah, komutanların, subayların ve askerlerin cesaretini ve gayretini arttırmak için her fırsattan faydalanarak orduya hatt-ı hümayunlar gönderdi. Bir aralık, eskiden padişahların yaptığı gibi, bizzat ordunun başına geçmek istedi ise de, Bakanların ayak diremeleri üzerine bu düşüncesinden vazgeçti. Kendisi, savaş alanına gidemeyince ulemayı göndermeyi düşündü. Fakat ulema, İstanbul saraylarındaki rahatlarını, hayaller içinde gözüken bir cennetin zevkleri uğrunda harcamak istemediler. Gitmemek için türlü bahaneler buldular.

    Padişah, harbin gerektirdiği giderlere karşı koymak için olağanüstü tedbirlere başvurdu.

    Bunlar;

  • Ziynet eşyasını topladı ve para döktürttü.

  • Felemenk, İspanya ve Fas’tan borç para almak istedi.

  • Terkedilmeye başlanmış olan müsadere usulüne bile başvurdu.

    Fakat bu tedbirlerle ordunun ihtiyacı giderilemedi. Bunun üzerine III. Selim Osmanlı devletinin tek başına Rusya ile Avusturya'nın hakkında gelemeyeceğini anlamakta gecikmedi.

    Düşmanımın Dostu Dostumdur prensibini icra etmeye karar verdi

    Rusya’nın düşman İsveç

    Avusturya’nın düşmanı Prusya ile dostluk antlaşmaları sağlamak için çalıştı.

    Bu çalışmalar gelişirken Osmanlı orduları bir seri yeni yenilgilere uğruyordu.

    Kalas Olayı (1788)
    1788 yılında Buğdan’a yerleşmiş bulunan Rus kuvvetleri Avusturya Kuvvetlerinin yardımına da güvenerek Kalas istikametinde Tuna’yı geçtiler. Kalas’ı savunmak için gerektiği kadar Türk askeri bulunmuyordu.

    General Kaminski komutasındaki Rus kuvvetleri, Kalas’ı saldırışla zapt ettiler.

    Kalas Olayı Neticesi
    4000 kadar askerimizden bir kısmım şehit, kalanını da esir ettiler. Kalas olayının orduda ve başkentte yarattığı acı henüz bitmemişken Fokşan felâketi ortaya çıktı.

    Fokşan Felaketi
    Kalas olayından sonra sadrazam olan Kethüda Hüseyin Paşa Ruslara önemli bir darbe vurmak için harekete geçti. Yaş taraflarında toplanmakta olan Rus kuvvetlerini dağıtmak için Kemankeş Mustafa Paşa’yı görevlendirdi.

    Kemankeş Mustafa Paşa, Eflâk tarafında bulunan kuvvetleri de komutası altına alarak 25.000 kişilik atlı ve yaya halinde Fokşan üzerine yürüdü.

    Fokşan Felaketi Neticesi
    Rus generali Suvarof, Avusturya komutam Prens Koburg ile anlaşarak iki taraftan Mustafa Paşa ordusuna yüklendi.

    Mustafa Paşa perişan oldu. Kuvvetlerinden bir kısmı İbrail’e, bir kısmı da Bükreş’e kaçtı. Geri kalanlar, ordunun bütün ağırlığı ve cephanesiyle düşman eline geçti.

    İsveç İle Anlaşma (11Temmuz 1789)
    Osmanlı hükümeti Rus ve Avusturya ordularının artan baskısından kurtulmak için, yabancı devletlerin yardımım gerekli görünce, ilkin İsveç ile anlaşmayı düşündü.

    Rusya ile Avusturya'nın Osmanlı İmparatorluğu’na saldırmaları İsveç’i büyük kaygıya düşürdü. Çünkü Türkiye’den sonra sıra kendisine gelecekti. Tehlikeyi beklemekten ise önlemeyi daha akıllıca bir hareket sayan İsveç kıralı Güstav 1788’de Rusya’ya harp açmıştı. Fakat İsveç, bu sıralarda, fakir bir memleketti. Servet kaynakları, böyle bir harbi uzun müddet sürdürmeğe elverişli değildi. Osmanlı hükümeti, İsveç’in harbe girmesini sempati ile karşılamıştı. Fakat bu harbe sonuna kadar devam etmesinin paraya bağlı olduğunu anlıyordu. Bu sebepledir ki, İsveç’in paraca yardım temeline dayanan bir anlaşma yapılması yolundaki düşünceleri İstanbul’da incelenerek kabul edildi.

    Osmanlı-İsveç Anlaşması Hükümleri
    Bu anlaşmaya göre, Osmanlı hükümeti, İsveç’in harbe devamına karşılık olmak üzere birkaç taksitte 20.000 kese akçe vermeyi kabul ediyordu, iki hükümet ayrı ayrı barış yapmamayı; barış konferansında, Rusya eline geçmiş olan Osmanlı ve İsveç topraklarının geri alınmasında birbirlerine yardım etmeyi yükleniyorlardı. İsveç ile yapılan bu antlaşma karşılıklı esaslara dayanmıyordu. Bu bakımdan tam bir anlaşma sayılamaz. Zaten imzalanmasından altı ay sonra İsveç, Rusya ile Varla antlaşmasını imzalayarak harpten çekildi (Şubat 1790).

    İsveç’in Harpten Çekilmesi Ve Gelişen Olaylar
    İsveç’in harpten çekilmesi İstanbul'da heyecan uyandırdı. Padişah Prusya ile bir antlaşmaya varılması için görüşmelerin açılmasını emretti. Prusya, bu sıralarda, Avusturya’nın Almanya’da güttüğü siyasete düşmandı. Prusya kıralı Frederik Osmanlılarca karşılıklı esaslara dayanan bir antlaşma yapmaya taraftar çıktı. Fakat böyle bir antlaşmanın Osmanlı tarihinde örneği yoktur. Ulemanın bir kısmı antlaşma düşüncesine karşı koydular.

    Osmanlı-Prusya Anlaşması
    En nihayetinde anlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre Prusya, Türkiye Avrupası’nda Rus ve Avusturya’nın ilerlemeleriyle bozulmuş olan dengeyi düzeltmek için ilkbaharda bütün kuvvetleriyle muharebeye girmeyi vadediyordu. Buna karşılık olarak da Osmanlı devleti, Prusya’ya Akdeniz’de dost olarak kabul etmiş olduğu devletlere tanıdığı ticaret imtiyazlarım tanıyacak ve Prusya’nın bir taraftan Avusturya, diğer taraftan Rusya ile olan toprak anlaşmazlıklarında Prusya’yı tutacaktı.

    Osmanlı devleti, bu antlaşmadan gereği gibi faydalanamadı. Çünkü Frederik’in nazırlarından Kont Hertzberg, Doğu Avrupa’nın bütün anlaşmazlıklarını düzenii yen bir program üzerine Prusya hükümetinin dikkat nazarını çekti.

    Hertzberg Planı
    Bu plânın amacı, Prusya’yı Avrupa'nın hâkimi durumuna çıkarmaktı. Hertzberg’e göre, Türkiye için Avusturya ve Rusya’ya karşı harbe girmek manasızdı.

    Hertzberg, plânında, Doğu Avrupa anlaşmazlıklarının giderilmesini şu tedbirlere bağlı görüyordu :

    Türkiye, Eflâk ve Buğdan’ı Avusturya’ya, Kırım ve Basarabya’yı Rusya’ya bırakacak, buna karşılık olarak da geri kalan topraklarının tamlığı Avrupa devletlerinin kefilliği altına konacak, Avusturya, Osmanlılardan aldığı topraklara karşılık, Galiçya’yı Lehistan’a verecek, Lehistan da Danzig vc Thorn’u Prusya’ya bırakacak. Rusya, Finlandiya’nın bir kısmını İsveç’e geri verecek. O da, Pomeranya’mn sahip olduğu kısmını Prusya’ya devredecekti.

    Plânın temelini, Osmanlı imparatorluğunun yapacağı toprak fedakârlığı teşkil ediyordu.

    Osmanlılar bu plânı tanımadıkları gibi İngiltere ve Hollanda da tanımak istemediler. Buna rağmen plân, Avusturya’ya bildirildi ve kabul etmesi için tehdit edildi. Bu esnada Avusturya’nın durumu çok kötü idi. Avusturyalıların kat’î bir zafer elde etmek için “Yerkökü” kalesine yaptıkları büyük çapta bir hücum da Türkler tarafından başarı ile püskürtülmüştü. Leopold, Osmanlılarla Reichenbach mütarekesini imzalamak zorunda kaldı. Reichenbach mütarekesinden sonra Osmanlı imparatorluğu ile Avusturya arasında başlayan barış görüşmeleri Ziştov muahedesiyle neticelendi. Avusturya, Orsova’nın dışında kalan bütün toprak kazançlarından vazgeçti.

    Osmanlı Devleti İle Rusya’nın Arasında Harbin Devamı
    İsveç Şubat 1790’da Rusya ile Varla muahedesini imzalayarak harpten çekilmişti.

    Birkaç ay sonra Osmanlılarla Avusturya arasında mütarekenin imzalanması üzerine, Avusturya’ lılar da harpten çekildiler.

    Bu suretle Osmanlılar ile Ruslar haşhaşa kalmış oldular. Bu durumdan faydalanarak Rusları barışa zorlayacak yerde, Osmanlı orduları Anadolu’da ve Rumeli’de yeni yenilgilere uğradılar. Zayıf bir savunmadan sonra Ruslar Tuna dolaylarında İsmail kalesine saldırısı ile alarak yirmi altı bin Türk’ü kılıçtan geçirdiler.

    İngiltere ve Prusya hükümetlerinin Rusya aleyhine harbe girmeleri için yaptıkları çalışmalar memleketlerinin genel oyu tarafından kabul edilmedi. Bir dizi yenilgilerin gelmesi, Bâbıâlî’de son zafer hakkında hiçbir ümit bırakmadı.

    Rusya ile mütarekeye yanaşıldı. Mütarekeyi takip eden günlerde başlayan barış görüşmeleri, 9 Ocak 1792’de Yaş antlaşmasıyla son buldu.

    Yaş Antlaşması
    Bu antlaşmaya göre Türkiye, Rusya ile Osmanlı imparatorluğu arasında evvelce yapılmış olan muahedeleri yeniliyor, Oşakof ve Prut ile Dinyester nehirleri arasında kalan topraklar müstesna, Rusya diğer fetihlerinden vazgeçiyordu.

    Eflâk ve Buğdan'a verilmiş olan imtiyazlar yenileniyor; Bâbıâlî, Çar’a ve emsallerine karşı düşmanca hareketlerde bulunmamağa söz veriyordu. Nihayet, Bâbıâlî, Rus ticaretini Tunus ve Cezayir korsanlarına karşı korumayı da üzerine alıyordu.

    Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya Harbinin Neticeleri

    Avusturya, ufak bir toprak parçası ve Orşova ile yetindi.

    Rusya da, Oşakof ile Dinyester ve Prut arasındaki topraklara katlandı. Grek Projesi suya düşmüş oldu.

    Avusturya ile Rusya arasındaki antlaşmada Avusturya’nın Türklerle ayrı barış yapması dolayısıyla yıkıldı gitti.

    Düşmanlarının az kazancına rağmen Osmanlı devleti çok kaybediyordu, ilk plânda kaybolan ümit idi.

    Türkler Kırım’ı geri almak için harbe girmişlerdi. Halbuki Kırım kazanılmak şöyle dursun, üstelik yeni topraklar da elden çıkmıştı. Bundan başka harp Osmanlı ordularının geriliğini, zayıflığım da bütün çıplaklığıyla belirtmiş oluyordu.

    Osmanlılar, zaferi, harp sanatının usul ve kaideleriyle silâhların üstünlüğünden çok kumandanların kişilik değerleriyle mümkün görüyorlardı. Padişah, her düşman zaferinden sonra bir sadrazam değiştiriyordu. Yeni bir sadrazamın tayininde de daima olgunluk ve kabiliyet arandığı yoktu, istişare ile ve kura usulü ile sadrazam tayin edildiği de oluyordu, tş, zaten sadrazam ile de bitmiyordu. Ordu düzensiz bir insan kalabalığı haline gelmişti. Harbin bin türlü mahrumiyetlerine yabancı olan yeniçeri askeri, yaya asker olduğunu hatırlamayacak kadar kanunnamelerine yabancı idi. Reayadan zorla alman vergilerle harbe gidiyordu. Harp sanatından hiçbir anlayışı yoktu.

    Deniz erleri de yeniçerilerin durumunda idi. Zaten deniz eri diye bir şey de yoktu. Donanma denize açılacağı zaman ömründe silâh kullanmamış, harp görmemiş dilenci ve fukara makulesi ve çoluk çocuk gemilere dolduruluyordu.

    Harbin neticelerinden biri de, III. Selim’in cihangir bir padişah olacağı yolundaki efsanenin iflâsı oldu. Bununla beraber ortaya su götürmez bir gerçek de çıkmış bulunuyordu: imparatorluğa yeni düzen vermek lâzımdı. Osmanlı devletinin ölüm ve kalımı böyle bir düzenle ilgili idi.

    Enver Ziya Karal; OSMANLI TARİHİ CİLT 5


    Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın



  • III. Selim'in tahta çıkışı, I. Abdülhamit özi kalesinin Rusların eline geçtiğini bildiren havadis kâğıdını okurken ölümüne müteakip olmuştur. Yeni padişah, Mustafa III. ile Gürcü güzeli Mihrişah Sultanın oğlu idi. Cihangirlik hülyalarıyla terbiye edilmek istenmiş, fakat imparatorluğun içinde yüzdüğü olaylar onu realist yapmıştı.

    Babasının ölümünden sonra, I. Abdülhamit’in padişahlığı sırasında geçirmek zorunda kaldığı kafes hayatında edebiyat, müzik ve tarih, merakını çeken başlıca konular oldu.

    Bu itibarladır ki, III. Selim tahta çıktığı vakit, olgun bir insan' ve imparatorluğu için çalışmak isteyen bir padişahtı. Padişahlık programı, dimağında iki problem halinde gelişmiş bulunuyordu:

  • imparatorluğun varlığını korumak

  • imparatorluğun kurullarım yeni temellere dayandırarak yeni bir düzen yaratmak.

    Osmanlı imparatorluğunda da halk, saadetini ve sefaletini padişahın karakteri ve düşünceleriyle ilgili görmeğe alışmıştı. III. Selim daha padişah olmadan önce, halk arasında büyük şöhret kazanmıştı. Bu şöhret, daha ziyade efsaneleri andırır bilgiye dayanmakta idi. Güya Selim eşref saatte dünyaya gelmiş, altında doğduğu burç Hazret-i Ali’nin burcu imiş.

    Padişah olunca yıllardan beri imparatorluğun başına çökmekte olan felâketler serisi son bulacak, yeni bir fetihler devri başlayacak, Kanunî Sultan Süleyman devrinin adaletini görecekti.

    Devletin ileri gelenlerinden çoğu da Selim’in padişahlığını sabırsızlıkla bekliyordu. Bunlar, I. Abdülhamit’i ihtiyar, iradesiz buluyorlar ve Selim gibi genç, ateşli, “yeni düzen için düşünceleri olan bir şehzadeye bütün ümitlerini bağlamakta tereddüt göstermiyorlardı. İşte bu sebepledir ki III. Selim’İn tahta çıkışı, imparatorluğun bir başından öbür başına sevinçle karşılandı ve geleceğe ait büyük ümitler doğdu. Fakat III. Selim’in, kendisinden beklenenleri gerçekleştirmesi çok güç şartlar içinde çalışarak hesapsız engelleri ortadan kaldırmasıyla mümkündü. Bu engellerin başında, Osmanlı topraklarını paylaşmak amacıyla Rusya ile Avusturya’nın Bâbıâlı’ye karşı yapmakta oldukları harp geliyordu.

    Fahir Armaoğlu- Osmanlı Tarihi V.Cilt TTK 2011 Basımı


    Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın


  • Değerli dostlar ister Eğitim Öğretim hayatı boyunca olsun ister kamu sınavları için olsun mutlaka bu konu ile karşılaşmışızdır. Lakin sınava yönelik öğrendiğimiz için bir iki kelimeden başka bir şey bilmeyiz.

    Peki hiç düşündünüz mü bu konu neden önemli ve bizlere neden öğretilmek istenilmektedir diye?

    Bunun cevabını vermeden önce sizlere Tarih nasıl okunur kısa bir şekilde anlatmak isterim. Eğer ki bir tarih olayı üzerine araştırma yapıyor veya okuyorsanız sizin pusulanız her daim şu metot üzerine olur ise yanılma ihtimaliniz asla olamaz.

    Tarihi olaylar genellikle 100 yıl önce atılmış olaylar üzerine kuruludur. Günümüzdeki olayları anlayabilmek için geçmişteki olayları anlamak gerekir. Zira geçmişte atılan temeller günümüzdeki olayların yansımasıdır.

    Nasıl yani Murat?

    Çok kolay. Anlatayım...

    Misal Fransız İhtilalini ele alalım. Sizce Fransız ihtilali durdu durdu da 1789 yılında aniden mi patlak verdi? Ne dersiniz böyle mi olmuştur.

    Yoksa Fransız ihtilali patlak vermeden önce bir dizi olaylar bütünü mü meydana gelmiştir. Elbette bir dizi olaylar bütününün tetiklemesi ile meydana gelmiştir. İşte ben bu yazımda sizlere bu konuyu ezberci zihniyetten uzak mantıki olarak öğrenmenizi sağlayacağım..

    Bu yazımız oldukça kapsamlı ve emek verilerek hazırlanmıştır. Konumuzun alt başlıkları şu şekildedir.

    >> Fransız İhtilali Öncesi Avrupa'nın Genel Durumu
    >> Katolik Roma Germen İmparatorluğu
    >> Avusturya
    >> Prusya
    >> Rusya
    >> İngiltere
    >> Hollanda ve Belçika
    >> Portekiz
    >> İspanya
    >> İtalya
    >> İsviçre

    Fransız İhtilali Öncesi Avrupa'nın Genel Durumu

    Fransız İhtilali Öncesi Katolik Roma Germen İmparatorluğu

    Fransız İhtilalini tüm yönleriyle anlayabilmek için devrin şartlarını kavramak gerekir. Devrin şartlarını ve durumlarını kavrayabilmek için ise devletlerin genel durumlarını göz önünden bulundurmak elzemdir. Dolayısıyla Fransız İhtilali tek başına ele alıp açıklamak çorak bir toprağa benzer.

    O yüzdendir ki Fransız İhtilalini tam manasıyla kavrayabilmek için sizlere İhtilal çıkmadan önce Avrupa devletlerinin genel durumundan bahsedip daha sonrasında Fransız İhtilali hakkında bilgiler sunacağız inşallah.

    Batı kaynaklarında Kutsal Roma Germen olarak geçen bu devlet aslında bizlerin bildiği Alman devletidir.

    Peki Bu Devlet Ne Zaman Kuruldu, Kim Kurdu ve Ne Zaman Dağıldı?

    Kuruluş; 962

    Yıkılış; 1806

    Kurucusu; I.Otto

    Aslında devlet olarak tabir etmek ne kadar doğru olur bilinmez ama 360 kadar küçük devlete bölünmüş olan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu bulunmaktaydı. Aynı zamanda bu devletçikler üzerinde Avrupalı devletlerin hakimiyeti söz konusuydu.

    Bu devletçikler üzerinde en çok hakimiyeti söz konusu devlet AVUSTURYA idi. Diğer bir hakimiyeti söz konusu olan devlet ise PRUSYA idi.

    15. Yüzyıldan beri Roma-Germen imparatorları, daima Avusturya hükümdar ailesi olan Habsburglardan seçiliyordu. Bu ise Avusturya’ya Almanya üzerinde kontrol sağlamaktaydı.

    İmparatorluğun;

    Kuzey Kısmı; Protestan

    Güney Kısmı; Katolik idi

    Özet: (Çıkarım)

    Görüldüğü üzere Roma Germen İmparatorluğu bağımsız bir devlet olarak görmek yanlış olur. Çünkü

     #  360 Devletçik’den kurulu ve bir bütün halinde olamaması

     #  En çok Avusturya sonra Prusya ve diğer Avrupalı devletlerin bu devletçikler üzerinde hakimiyeti söz konusu olması

     #  Kuzey Kısım Protestan, Güney Kısım Katolik olması hasebiyle mezhep kaygısı tutan devletlerin bunu bahane ederek iç işlerine karışması ve hakimiyet sahaları araması. ( Bir zamanlar Avrupalı devletlerin, Osmanlı devleti üzerinde Katoliklerin Ortodoskların ve daha sonra Protestanların sözde koruyuculuğu üstlenmek babında Osmanlının iç işlerine karışıldığını biliyoruz.)

    Fransız İhtilali çıktığı sırada Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun siyasi durumu bu şekildeydi.

    Fransız İhtilali Öncesi Avusturya

    Fransız İhtilali çıktığında Avusturya Hristiyan aleminin en güçlüsü konumundaydı. Lakin buna rağmen bir handikapı bulunmaktaydı o ise Her türlü dini ve ırki birlikten yoksun bulunmasıydı.

    Bir Avusturya Devleti vardı fakat bir Avusturya Milleti yoktu.

    Din olarak ise Prtotestanlık ve Katoliklik olarak 2 ana din söz konusuydu.

    Sizce Fransız ihtilali çıkması bu şartlar ve durumlar altında bulunan Avusturya’nın tepkisi sizce ne olmuş olabilir?

    CEVAP: Elbette Avusturyanın bu hetorejen yapısı Fransız ihtilali çıktığı sırada çok korkutmuştur. Zira Fransız İhtilali beraberinde Milliyetciliğide getirdiği için çok farklı ırktan teşekküllü olan Avusturya için dağılma manasına gelecektir.

    18. Yüzyılda Avusturya genel siyasetine bakar isek; Avusturya’nın savaşlarla dolu bir dönemi ile karşılaşırız. Bu savaşlar ise Avusturya-Fransa arasında yapılmıştır. Misal yapılan savaşlar ise şunlardır.

     #  Birinci İspanya Veraset Savaşı (1702-1714)

     #  Lehistan Veraset Savaşları (1733-1738)

     #  Avusturya Veraset Savaşları (1740-1748)

    Görülüyor ki 18.yy Avusturya Fransa ile sürekli olarak savaşmıştır. İster yensin ister yenilsin bu durum doğal olarak her iki tarafı da mali, askeri ve sosyal yönlerden zayıflatmıştır.

    Peki Fransız İhtilali Başladığında Avusturya’nın Durumu Nasıl?

    Fransız ihtilali başladığı zaman Avusturya, Rusya ile müttefik olarak 1787 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğuyla savaş halinde idi.

    Özet: (Çıkarım)

     #  Avusturya 18. Yüzyılda Hristiyan aleminin en güçlü devletidir.

     #  Avusturya Çok farklı ırklardan teşekküllüydü.

     #  Bir Avusturya devleti vardı lakin bir Avusturya milleti yoktu.

     #  Fransız ihtilali çıktığı sırada Osmanlı devleti savaş halindeydi.

    Fransız İhtilali Öncesi Prusya

    İhtilal çıktığı zaman Avrupa'nın kuvvetli devletlerinden biri de Prusya idi.

    Tarihi serüven içersin de baktığımız zaman 18. Yüzyılda Prusya’yı "Büyük Frederik" lakabı ile anılan 2. Frederik yönetmekteydi. Zira Frederik Prusya’yı güçlü bir devlet konumuna getirecektir. 2. Frederik, "aydın istibdat denen bir akımın en kuvvetli temsilcisi sayılır. Ülkesini daima çağdaşlaştırmak için çalışmış, filozoflarla dost olmuş ve güçlü ve disiplinli bir ordu kurmuştur. 2. Frederik'in, Fransa'da pek çok hayranları bulunuyordu. Hatta Napolyon Bonapart dahi Frederik'in hayranları arasındadır.

    İhtilalin liderlerinden Mirabeau, "Savaş, Prusya'nın milli endüstrisi'dir diyerek aslında Prusya’nın Fransız İhtilalindeki tutumunu açıkça ortaya koymuştur. Prusya'nın jeopolitik bakımdan en zayıf noktası, tabii sınırlardan yoksun bulunması ve komşularının saldırılarına açık olmasıydı. İşte bu durum, Prusya'yı, askeri bakımdan daima güçlü olmaya mecbur etmiştir. Yukarıda da belirttiğim tarihi bir olayı anlayabilmek için 100 yıl öncesini bilmemiz gerekmektedir.

    Fransız İhtilalinden 100 Yıl Önce Prusya’nın Durumu Nasıldı?

    Prusya 18. yüzyıl içinde yaptığı savaşların hemen hepsinden kazançlı çıkmıştır. Zira en güçlü hükümdarlarından birisi başlarındaydı. (2.Frederik) 2. Frederik 1786' da ölümü ile yerine yeğeni Wilhelm geçti ise de hiç bir zaman amcası 2. Frederik'in çapında bir insan olamamıştır.

    Fransız İhtilali Patlak Verdiğinde Prusya’nın Durumu

    Fransız İhtilali çıktığı zaman Prusya, milli bütünlüğüne sahip güçlü bir devletti.

    Fransız İhtilali Öncesi Rusya

    18. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa sahnesine çıkan kuvvetli devletlerden biri de Rusya'dır.

    Rusya’yı iki hükümdar, güçlü ve büyük bir Avrupa devleti haline getirmiştir: Bunlar ise;

     #  Birinci Petro (1682-1725)

     #  II. Katerina (1762-1796)

    Bunlardan birincisinin yaptığını ikincisi tamamlamıştır da denebilir.

    1. Petro, Rusya'yı daha ziyade batı da genişletmiştir. Katerina ise gözünü güneye yani Osmanlı İmparatorluğuna dikmiş ve Osmanlı Devletini yıkmak istemiştir.

    Osmanlı Devleti ile yapılan 1768-1774 savaşı sonunda Kaynarca antlaşması imzalanmıştır.

    Kısaca önemli hükümleri ise;

     #  Azak Denizi'nin ağzını kapayan toprakları Rusya almıştır.

     #  Kırım'a bağımsızlık verilmiştir. (Bu, Kırım'ın Rusya tarafından ilhakı için alınmış ilk adımdı.)

     #  Rusya, Karadeniz' de ticaret gemilerini dolaştırmak ve Boğazlar'dan Akdeniz'e geçirme yetkisini de elde ediyordu.

     #  Antlaşmanın 7.nci maddesiyle de Rusya, Osmanlı İmparatorluğundaki Ortodokslar üzerinde bazı imtiyazlar elde etmişti ki, bu da sonradan, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ortodoksları kışkırtmak için Rusya'ya çok fırsat verecektir.

    Kaynarca Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun Karadeniz üzerindeki hakimiyetinin sona erdirilmesinde ilk adımı teşkil ediyordu. Bundan sonra Karadeniz' de, Osmanlı Devleti'nin karşısına daima Rusya çıkacaktır.

    Avusturya İmparatoru 2. Jozef ile ittifak yapan 2. Katerina, 1787'de Osmanlı İmparatorluğu'na tekrar savaş açmış ve bu savaşın sonunda imzalanan 1792 tarihli Yaş Antlaşması ile Rusya'nın sınırlarını Karadeniz'in batı kıyısında Dinyester nehrine kadar uzatmış ve Kırım'ı da ilhak ederek, Karadeniz'in kuzey kıyılarını tamamen eline geçirmiştir.

    Fransız İhtilali Patlak Verdiğinde Rusya’nın Durumu

    Fransız İhtilali çıktığında, Osmanlı Devleti ile Rusya ve Avusturya arasındaki 1787-1792 savaşı ikinci yılında bulunuyordu.

    Fransız İhtilali Öncesi İngiltere

    İngiltere 18. yy da Fransa'nın en büyük rakibi ve düşmanıdır.

    Fransız İhtilali çıktığı zaman İngiltere dünyanın en güçlü denizci ve ticaret ülkesi konumundaydı.

     ***  İngiltere'nin bu devir de denizlerde tartışılmaz bir üstünlüğü vardır ve bu üstünlüğün ilk adımı, yine denizci bir devlet olan İspanya Kralı 2. Filip'in, "Yenilmez Armada"sının 1588'de mağlup edilmesiyle atılmıştır.

    18. yüzyılda İngiltere bu kadar güçlü bir konuma getiren etkenler mevcuttu. Zira İngiltere’de büyük sosyal ve ekonomik gelişmeler olmuştu.

    Bunların başında ise "Sanayi İnkılabı" gelmektedir.

    Sanayi İnkilabı ise beraberinde;

     #  Mekiğin icadını getirmiştir. Bu durum ise İngiliz tekstil endüstrisine büyük hız kazandırmıştır. Ham demirin maden kömürü ile işlenmesi keşfedilmesi ile de buharla işleyen ilk makina icat edilmiştir. Bu suretle gelişen İngiliz sanayi, artan üretimi akıtacak dış pazarlar aramış ve bu da İngiliz sömürgeciliğine büyük bir hız vermiştir.

    İngiliz sömürgeciliğinin gelişmesinde en büyük adım, Yedi Yıl Savaşları sonunda, 1763'de, Fransa ve İspanya ile imzaladığı Paris Antlaşması olmuştur.

    Bu antlaşma ile;

    İngiltere, bütün Kanada'yı, Amerika'da doğu kısımlarını almış ve Fransa'yı Hindistan'dan çıkararak bütün Hindistan'ı ele geçirmiştir. Tabi doğal olarak İngiltere karşısında Fransa'nın kuvvetlenmesini istemiyordu. Fransa ile, gerek İspanya veraset savaşlarında, gerek Yedi Yıl Savaşları'nda karşı karşıya gelmiş ve onu yenmişti.

    İngiltere’nin 18. yüzyıl içindeki savaşları yense dahi ekonomik bakımdan iyice sarsılmıştı. Ve beraberinde gelen Amerika’nın bağımsızlık savaşı ile de Amerika’nın bağımsızlığını tanıyarak önemli bir güç kaybı yaşamıştır.

    Bu devirde İngiltere’de Osmanlı lehinde bir takım gelişmeler yaşanmaktaydı. Bu gelişmeler ise İlerleyen yıllarda Osmanlı-İngiliz münasebetinde dönüm noktası teşkil edecekti.

    Bu ise 1783 yılında İngiltere tarihinin en parlak başbakanlarından William Pitt Başbakan olmasıdır Sebebi ise; İngiltere'nin, 1791'den 1878'e kadar devam eden, "Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruma politikası" Başbakan William Pitt tarafından başlatmış olmasıdır.

    Katerina'nın, Avusturya ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama amacı ile açtıkları 1787-1792 savaşında, Pitt, Onların bu ideallerine dur diyecektir. ( 27 Mart 1791 'de Rusya'ya bir ültimatom göndermiştir.)

    İngiltere Osmanlı devletini koruma politikasını 1878’e kadar sürdürecektir.

    Fransız İhtilali Patlak Verdiğinde İngiltere’nin Durumu

    Fransız İhtilali çıktığında İngiltere her ne kadar Amerika’nın bağımsızlığını tanıyarak bir güç kaybı yaşasa dahi denizlerde ve ticarette tartışılmaz bir üstünlüğü mevcuttu. Zira bu devirde buharlı makinelerin icadı ile beraber sömürgeciliğine hız vererek gücüne güç katma arayışı içerisine girecektir.

    Fransız İhtilali Öncesi Hollanda Ve Belçika

    Hollanda, Avrupa'nın sömürgeci devletlerinin başında geliyordu. Hollanda, bu sömürgeciliğini özellikle denizciliğine borçluydu. İhtilal çıktığı zaman 2.5 milyon kadar bir nüfusu olan bu ülkenin, hiç kara ordusu yoktu. Buna karşılık, 150 gemilik savaş donanması ve 2500 gemilik bir ticaret donanması vardı.

    17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'ye yenilen Hollanda, 1715'ten itibaren İngiltere'nin nüfuzu altına girmişti. O kadar ki, yüzyılın ikinci yarısında, Hollanda için, "İngiliz gemisinin dümen izinden giden bir mavna" deniliyordu.

    Fransız İhtilali Öncesi Portekiz

    Avrupa'nın önde gelen denizci devletlerinden biri de Portekiz’dir.

    Zira 15. yüzyılın başlarında Ümit Burnu'na kadar yaptığı gezi, Portekiz'in, Batı Afrika kıyılarına yerleşmesini sağlamış ve bu devlete Angola sömürgesini kazandırmıştır.

    Portekiz'in bu yükselişi ve kuwetli durumu çok uzun ömürlü olmamıştır.

    Bunda özellikle İspanya'nın güçlenmesinin etkili olmuştur.

    İspanya, ,Portekiz'in yakasını bırakmak istemediği için, Portekiz de, bu tarihten sonra, İspanya'ya karşı İngiltere'ye dayanma yoluna gitmiştir. Portekiz'in çöküntüsü bütün 18. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Bundan dolayıdır ki, Napolyon'un İspanya ile beraber Portekiz'i de işgali gayet kolay olmuştur.

    Fransız İhtilali Öncesi İspanya

    İspanya da, Orta Çağ' daki büyük keşiflerde başrolü oynamış bir devlettir. Bu keşifler sayesinde İspanya da denizaşırı büyük sömürgeler ele geçirmiştir. Bilindiği gibi, Kristof Kolomb'un Amerika kıt'asını keşfi, İspanya'ya, Güney Amerika'ya yerleşme imkanını sağlamıştır.

    Diğer İspanyol gemicilerinin 16. yüzyılın ilk yarısı içinde yaptıkları devamlı geziler de, İspanya'ya, Uzak Doğu ve Pasifikte birçok adaları kazandırmıştır.

    NOT: Filipinler adı (Las Felipinas) , o sırada çocuk yaşta bulunan 11. Filip'in adına izafeten konmuştur.

    Fransız İhtilali çıktığı sırada İspanya dış politikasında Fransa'ya bağlanmış bulunmaktaydı.

    II. Filip zamanından beri devam edegelen İspan ya'nın gerilemesi, 1808'de Napolyon'un İspanya'yı işgal edip, İspanya Krallığına kardeşlerinden birini getirmesiyle, yeni bir döneme girecektir.

    Fransız İhtilali Öncesi İtalya

    18. yüzyılın sonlarında İtalya, coğrafi bir kavramdan ibarettir. Yarımada ile daha kuzeylerde irili ufaklı 14 tane devlet vardı.

    Fransız İhtilali Öncesi İsviçre

    İsviçre, 17. Yüzyıldan beri 13 kantondan meydana gelen bir "Konfederasyon"dur.

    İsviçre'nin bağımsız bir devlet olarak tanınması, 1648 Vestafalya Antlaşması iledir. Fakat İsviçre Avrupa politikasında önemli bir rol oynamaktan uzaktır. Çünkü Napolyon, 1798' de İsviçre'yi işgal edecek ve burada 1803 yılına kadar devam edecek olan bir Helvetya Cumhuriyeti kuracaktır.

    Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın