21 Eylül 2017 Perşembe

Abdülhamit Donanmayı Çürüttü mü?

Eylül 21, 2017 8
Abdülhamit donanmayı çürüttü mü?

Osmanlı Padişahları arasında II. Abdülhamit müstesnalı bir yere sahiptir. Zira bir kısım tarihçi onu Ulu Hakan, Evliya, Şeyh gibi nitelemelerle ilahlaştırmaya çalışmakta, bir kısım tarihçi ise onu Kızıl Sultan, olarak nitelemektedir.

Bu Nitelemelerin arkasına sığınanlar sürekli olarak Abdülhamit’e iftiralar atmaktan çekinmemişlerdir. Ona atılan iftiralardan bir kısmı ise

-        Abdülhamit donanmayı çürüttü
-        Osmanlı donanması yakılması
-        II. Abdülhamit, yok edilen Donanma ve yolsuzluk

Abdühamit’e atfen yapılan bu nitelemeler her ikisi de aşırıya kaçmaktadır. Zira II. Abdülhamit ne Kızıl Sultan’dır ne de Evliya’dır.

Bu nitelemeleri bir tarafa bırakıp II. Abdülhamit donanmayı çürüttü mü suali üzerinde yoğunlaşalım..

Abdülhamit’in yaptığı icraatlar Osmanlı devletini ileri götürmüş bu durum doğal olarak da menfaati zedelenen Avrupalı devletlerin tepkisini çekmiştir.

Özellikle Theoder Herzl ve onu destekleyen dış mihraklar, başta basın aracı olmak üzere II. Abdülhamit’e saldırmışlardır.

Peki neden II. Abdülhamit - Theoder Herzl arası kötü olmuştur?

T. Herzl, Siyonizm hareketinin kurucusu olarak gösterilmektedir. ( Aslında kurucu Max Lardaou’dur.)  Bu harekete göre bir Yahudi devleti Filistin topraklarında kurulacaktı. İlk başlarda Filistin’den toprak satın alarak girişimde bulundularsa da II. Abdülhamit toprak satın alımını yasaklamasıyla durmuştur. Theoder Herzl, II. Abdülhamit’e Filistin’den toprak verdiği taktirde hem kendisinin imajını düzelteceğini ( Kızıl Sultan lakabını) hem de Osmanlı devletin dış borçlarında büyük bir rahatlama meydana getirecek kadar para yardımı yapacağı teklifini sunmuştur. II. Abdülhamit ‘’Bu topraklar benim değil milletimindir. Millet kanla aldı ancak kanla verir.’’ demek suretiyle reddeder.

Başta çıkarı zedelenen dış mihraklar ve Theoder Herzl, II. Abdülhamit’e olabildiğince saldırmışlardır. Bu yüzdendir ki ona Kızıl Sultan lakabını takmışlardır. Bununla da yetinmeyerek gazeteleriyle Abdülhamit’e hücum etmişlerdir. Misal aslı astarı olmamasına rağmen Abdülhamit donanmayı çürüttü iddeasıdır.





Hatta Osmanlı donanması en güçlü olduğu dönem Abdülaziz olduğunu belirterek ondan aldığı donanmayı yaktığı bile söylenir.

II. Abdülhamit donanmayı çürüttü iddeasında bulunan bir takım tarihçilerde bulunmaktadır. Bu iddealarına istinad olarak II. Abdülhamit evhamlı bir padişahtır. Bu yüzden Abdülaziz’in tahtan indirilişinde donanmanın rolünü görmüş ve can korkusuyla II. Abdülhamit donanmayı çürütmüştür.

Sizce Karandeiz’e, Akdeniz’e vb. kıyısı olan bir devlet donanmasız kendisini savunma imkanı var mıdır?

II. Abdülhamit tahta çıktığı ilk seneler de Rusya ile 93 Harbine girmiştir. Harp sonunda Osmanlı devleti ağır bir yenilgi ile çıkmıştır.

93 Harbi sonucu yapılan antlaşmalar ile Rusya, Osmanlı devletinden donanmasını tazminat olarak istemiştir. II. Abdülhamit buna kesin ve kati bir şekilde karşı çıkmış olup donanmayı teslim etmemiştir. 

II. Abdülhamit evhamlı bir Padişah olup tahtan donanma vasıtasıyla indirileceği korkusu olsaydı elinde fırsat varken bunu mu yapardı?

Sorarım Değerli Dostlar Sorarım!

Bu mesele hakkında Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çok sayıda vesika mevcuttur. Bu vesikalarda donanma için yapılan harcamalar, donanmanın geliştirilmesi, yeni gemi ve teçhizatın alınması, eskilerin tamir ettirilmesi gibi hususlar çok tafsilatlı bir şekilde kaydedilmiştir. Bununla da kalınmayıp Sultan II. Abdülhamîd Han devrinin donanmasına ait yüzlerce fotoğraf hem Yıldız koleksiyonunda hem de o devrin mecmua ve gazetelerinde yer almaktadır.

II. Abdülhamit Tersane’ye giderek yaptığı konuşmayı hatırlarsak;

“Kaptan Paşa, paşalar, beyler, Bir deniz ülkesi olduğumuz için donanmamızın muntazam bulundurulmasına ihtiyacımız malumdur. Mevkiimizin ehemmiyeti ve sahillerimizin genişliği bu ihtiyacı çoğaltmaktadır. Binaenaleyh heyetimizin başlıca kuvvetleri arasında yer alan bahriye gücümüzü geliştirmeye çalışmalıyız. Çünkü deniz kuvvetini arttırmanın bir nihai noktası yoktur. Bahriye Mektebini tedrisatını geliştirip düzenli hale getirelim. Gemilerin iyi kullanılıp iyi halde bulundurulması pek itina edilmesi gereken meselelerdendir.’’

Bu ifadeler donanmaya düşman veya donanmayı tamamen ihmal etme niyetinde olan bir devlet başkanım yapacağı konuşmalar olamaz.

Abdülhamit ve Donanma

II. Abdülhamid padişah olduğunda donanma Bütün hepsindeki toplam top sayısı 763 olup, mürettebat 15.000 kişi idi. Bunlar arasında özellikle Sultan Aziz döneminde satın alınmış zırhlı firkateyn ve korvetler işe yarar vaziyetteydiler. Ahşap savaş gemileri ile nakliye vapurlarından 19’u uzun süre aralıksız asker ve mühimmat naklinde kullanıldığında kazanlarının yenilenmesi gerekiyordu. Aksi takdirde devre dışı kalacaklardı.

Görüldüğü üzere Sultan Aziz’den devralınan donanma çok sözü edildiği gibi Dünyanın ikinci büyük deniz gücü niteliğinde değildi.

1880’li yıllarda donanmanın modernizasyonuna yönelik yazışmalar yapılmışsa da bunların çoğundan sonuç alınamamıştır. Özelikle zırhlı gemilerin Krupp topları ile teçhiz edilmesi içindir.

Buradaki temel faktör kaynak yetersizliğidir. Bunun yanında donanma faaliyetlerinde ihtiyaç duyulan teknik elemanların çoğu yabancı olup bunların işleri tam yapmamaları da bu konudaki eksikliğin bir diğer sebebidir.

Tersane-i Amire’de inşa edilmeleri fikri ön planda gelmektedir. Böyle yüksek bir maliyetin karşılanması da o dönemin şartlarında mümkün değildir. Sonuçta ortaya güçlü olmayan bir donanma manzarası çıkmaktadır.

Bu arada 1886 yılında İngiliz Mühendis William Garret’in mal ettiği torpido atan iki denizaltının II. Abdülhamid’in emri de satın alındığı bilinmektedir. Denizaltılara Abdülhamid ve Abdülmecid isimleri verilmişti. Teknolojik olarak son derece ilkel bir konumda bulunan bu denizaltılarını Osmanlı donanmasına herhangi bir katkısı olmamıştır.

Peki Hala Abdülhamit Donanmayı Çürüttü iddeasına mı inanacağız?

Bu kadar bilgi az bana daha derin ve akademik bir bilgi mi ver diyorsun!

Hadi gel devam edelim..

Gemilerin satın alınmaları yanında, denize çıkıp askeri tatbikatlar yapmaları çok masraflı bir işti. Teknik personel de yeterli değildi.

Bunların sevk ve idaresi özel uzmanlık gerektirmektedir ve maalesef Türkiye’de bu işin uzmanları mevcut değildir. Öyleyse kaçınılmaz olarak bu işte ileri gitmiş ülkelerden uzman getirtilecektir.

İstediğiniz kadar savaş geminiz olsun. Esas olan bunları verimli kullanmaktır. Bu konuda hep sıkıntı çekilmiştir. Zaman zaman bazı uzmanların geldiği de olmuştur. Fakat onların da çok yararlı olamadığı bilinmektedir. Buna rağmen II. Abdülhamid döneminde yeni gemiler satın alınmıştır.

Sekiz gambotun yedisi Abdülhamid döneminde hizmete girmiştir. 34 tarassut vapurundan 14’ü ve 24 torpido-geçerin tamamı Abdülhamid döneminde hizmete girmiştir.

1894 itibariyle personel sayısı Sultan Aziz dönemiyle aynı kalmıştır. 1902 yılında ise personel sayısında önemli bir artış gözleniyor.

Görüldüğü üzere 1894’e göre personel sayısında önemli bir artış yaşanmıştır. Bunun en önemli sebebi olarak 1897 Yunan savaşında uğranılan hayal kırıklığı üzerine donanmada yeni bir atılım yapma çabasını zikredebiliriz.
II. Abdülhamid’in üst düzey bürokratları istihdam etme yöntemine baktığımızda, nazırları kendine sadık kişilerden seçtiği bir vakıadır. Bu anlamda, uzun yıllar Bahriye Nazırı olan Haşan Hüsnü Paşa’yı (1882- 1903 yılları arası tam 21 sene) kontrol altında bulundurduğu düşünülürse, donanmanın sarayı bombalayacağı şeklinde bir endişe içinde olmaması gerekir. Dolayısı ile “Abdülhamit Donanmayı çürüttü ” iddiaları dile getirilirken bu hususların göz önünde bulundurulmasında fayda vardır. 

Eee Hala Abdülhamit Donanmayı Çürüttü İddeasında Israrcımısınız!

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Vahdettin ENGİN- Bir Devrin Son Sultanı II. Abdülhamit ( Yeditepe Yayınevi )

Şakir BATMAZ- Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Bahriyesi ( Yitik Hazine Yayınları )

Prof. Dr. Metih HÜLAGÜ- Sultan II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı Donanması Hakkında Bir Değerlendirme ( Makale )

17 Eylül 2017 Pazar

6 Gün Savaşı

Eylül 17, 2017 15
6 Gün Savaşı Nedir?
6 Gün Savaşı Sonuçları Nelerdir?
1967 Başlayan Savaş Hakkında Bilgi?
Orta Doğu Üzerindeki Etkisi Nedir?

15 Eylül 2017 Cuma

Humbaracı Ahmed Paşa Olarak Bildiğimiz Kişi Aslında Kimdir?

Eylül 15, 2017 8


Humbaracı Ahmed Paşa Kimdir?

Fransa'da doğup soylu bir aileye mensup olan ve askeriye de üst rütbelere gelen, 
Avusturya’da askeri hizmette bulunup imparatorun müsteşarı olan, 
Osmanlı Devletine intikal edip Humbara Ocağını teşkilatlandıran 
Bu adam aslında Kimdir?

Osmanlı Yenileşme ve Modernleşme bağlamında büyük yararları olan Humbaracı Ahmed Paşa aslında;

-Fransa'nın soylularından olup 1675'te Coussae şehrinde doğmuştur.

-Asıl adı Claude-Aieksandre Com te de Bonneval'dir.

Com te de Bonneval, Humbaracı Ahmet Paşa olmadan önceki hayatı nasıldı acaba?

Humbaracı Ahmet Paşa küçük yaşta askerlik mesleğine girdi ve kısa sürede yükseldi. İtalya ile yapılan muharebelere ve İspanya veraset savaşlarına katıldı ve önemli başarılar kazandı. Ancak 1704 yılında Fransa Kralı ile arası açılınca ordudan atıldı; Paris'ten kaçarak Fransa'nın düşmanı Avusturya'ya sığındı.

Avusturya ordusunda çeşitli görevlerde bulundu ve başarısıyla orantılı olarak rütbesi yükseltildi ve imparatorun müsteşarlığına getirildi. Hatta Osmanlı devleti ile Avusturya arasında 1716'da yapılan Varadin Savaşı ' nda önemli rol oynadı.

 Avusturya imparatoru onu müşirliğe getirdi. Ancak Başvekil Prens Eugen'le anlaşmazlığa düşünce görevden alındı; bir süre hapiste yattıktan sonra yirmi iki yıl hizmet ettiği bu ülkeden de kaçtı. İspanya ve Lehistan'dan sığınma talebinde bulunduysa da kabul görmedi.

1729'da Osmanlı Devleti'ne sığındı. Bir süre Saraybosna'da oturdu. Onun asıl niyeti Osmanlı himayesindeki Macaristan'da prensliği ele geçirmekti. Genel kanaate göre bunu gerçekleştirmek için İslamiyet'i kabul edip Ahmed adını aldı.

I. Mahmud'un tahta çıkması ile ona bir rapor göndermiştir. Bu rapor da artık bu çağda cesaret ve kahramanlığın yetmediğini, askerlikte eğitim, disiplin ve maaşların düzenli ödenmesinin daha önemli olduğunu belirtti. Yapılması gereken yenilikler ise raporunda detaylıca anlatmıştır. Buna mukabil Ahmet Paşa İstanbul’a çağrıldı ve Beylerbeyi payesiyle Humbaracı Ocağı'nın başına getirilen ve bundan böyle Serhumbaracıyan (humbaracıbaşı) olmuştur.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Peki Humbaracı terimi bizlere ne ifade etmektedir?

Farsça hum-i pareden (içine para konan küp) bozma olan humbara (kumbara) askeri terim olarak demirden yapılmış, içine patlayıcı madde doldurulan yuvarlak bir çeşit merminin adıdır. Farklı ağırlıklarda ve büyüklükte olan humbaraların el ile atılanlarına "humbara-i dest" . havanla atılanlarına "humbara-i kebir" adı verilirdi. Bu mermiyi havan topu vasıtasıyla kullanan topçuya humbaracı, bunu yapan ve kullananların bağlı bulunduğu ocağa da Humbaracı Ocağı denirdi.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

I. Mahmut’un tahta çıkması ve Ahmed Paşanın Humbara Ocağının başına geçmesiyle belgelerde Humbaracı Ocağı adıyla anılan yeni bir teşkilat oluşturuldu ve doğrudan sadrazamın nezaretine bırakıldı.

Humbaracı Ocağının;

-Teşkilatlanmasını,

-Askerlerin giyecekleri kıyafetler

-Askerlerin ne tür eğitimden geçirilecekleri

-Askerler hangi tür talim alacakları

Ahmed Paşanın telhisleri ve I. Mahmud’un fermanıyla oluşturulmuştur. Yani Humbaracı ocağının kurucu babası dememiz yersiz olmaz.

Humbaracı Ahmed Paşa’nın yaptıkları ve yetenekleri göz önünde bulundurularak sadrazam müşaviri yapıldı. Özellikle onun siyasi yönünden de faydalanmak istenilmekteydi.

Ahmed Paşa ise dış politikaya dair verdiği raporlarda Devlet-i Aliyye'nin Fransa ile ittifakını sağlamaya çalışıyordu. Ona göre Osmanlı Devleti için en büyük tehlike Rusya'nın hızla büyümesiydi.

Humbaracı Ahmed Paşa'nın fikirleri I. Mahmud tarafından da takdir ediliyordu. Artık hükümetin işlerini yönlendirmeye, özellikle dış politikada etkili olmaya başlamıştı.

1736'da başlayan Osmanlı-Rus-Avusturya savaşlarında bulundu. Bu savaşta Serdar-ı Ekrem ile girmiş olduğu münakaşa sonucu gözden düşmüştür.

Onun gözden düşmesi ve nüfuzunu kaybetmesi Avusturya’ya olan kinine ve hırsına yenik düşmesi sonucu olmuştur. Ona göre Macaristan halkını ayaklandırmak suretiyle Avusturya’yı zor durumda bırakacaktı. Planı işlemedi ve böylece nufuzunu kaybetmiş oldu.

Ahmed Paşa hayatının son dönemlerini devletin yapması gerektiği ıslahatlar yönünde layihalar (raporlar)  hazırlamakla geçirdi. Fakat vatanından uzakta yaşaması kendisine gittikçe ağır gelmeye başlamıştı. Bunun için girişimler de bulundu ise de ömrü yetmeyerek ülkesine gidememiş ve Osmanlı devletin de vefat etmiştir.

 Humbaracı Ahmet Paşa karakter yönünden analiz edecek olursak şu yorumları yapabiliriz;

-Humbaracı Ahmet Paşa Maceracı, gururlu ve geçimsiz bir kimse olduğu

-Humbaracı Ahmed Paşa. Doğu'da Fransa'nın nüfuzunu arttırmak için çalışan önemli  kişilerden biridir.

-Fransa’ya düşman ülkelerin saflarında iken bile ülkesi aleyhinde bir söze tahammül edemediği. ( Hatta Hükümete sunduğu raporların birer nüshasının Fransa’ya göndermesi onun casus olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir.)

-Avusturya üniforması ile de Osmanlı kavuğu altında da milliyetini ve ırkını asla inkâr etmeyen

- Yıllardır Türkiye’de bulunmasına rağmen Osmanlı sosyal hayatıyla hiçbir ilgisi bulunmayan

-Hırsına yenik düşen ve genel kanaate göre İslamiyeti amaçları ve emelleri uğruna zorla seçen biri olarak yorumlayabiliriz.

Gerçekten Osmanlı ordusunun ıslahı için projeler, muhtıralar ve haritalar düzenleyen Ahmed Paşa'nın gerek ordunun silahlanmasında gerekse sevkinde önemli hizmetler yaptığı bilinmektedir. Onun tavsiyesi üzerine uygulanan bazı savaş yöntemleri sebebiyle Ruslar ve Avusturyalılar Osmanlı ordusu karşısında pek başarı kazanamamışlardı.  

KAYNAKÇA

Ahmet HALAÇOĞLU- TDV İslam Ansiklopedisi (Cilt 18 Sayfa 349-350 )  

Abdülkadir ÖZCAN- TDV İslam Ansiklopedisi (Cilt 18 Sayfa 351-352-353)

Süleyman Faruk GÜNCÜOĞLU- TDV İslam Ansiklopedisi ( Cilt 18 Sayfa 353-354-355)

Prof. Dr. Erhan AFYONCU- Sorularlar Osmanlı İmparatorluğu

10 Eylül 2017 Pazar

Devlet-i Aliyye’nin Doğuşu

Eylül 10, 2017 6


Osmanlı İmparatorluğu bilindiği üzere Kayı boyuna mensuptur son yıllarda çıkarılan film sayesinde iyice benimsenmiş ve tanınmıştır lakin Osmanlı İmparatorluğu’nun Kayı boyuna mensup  olmadığını söyleyen Tarihçiler vardır.

İddialarına göre Osmanlı devletinin Tatar  istilasından sonra neseplerini daha üstün göstermek için uydurdukları fikriyatını ortaya atmışlardır. Tatar istilasından önce Orhan Gazi dönemine ait sikkeler’de Osmanlı’nın açıkça kayı boyuna ait olduğu ortadadır. Orhan Gazi’nin bastırdığı sikkede ‘’Duribe’’ kaydının hemen üzerinde Kayı damgalarından 3. Yer almaktadır ve Bu sikke yapı kredi koleksiyonunda mevcut haldedir.

Ruhi Çelebi,Lütfi Paşa ve Karamani Mehmet Paşa gibi dönemin kıymetleri  ilim adamları Osmanlı’nın Kayı boyuna mensup olduklarını belirtmiştir.Yıldırım Bayezıd’ın büyük oğlu Süleyman Çelebi’nin muhibbanı Ahmedi’nin (ö.815/1414)Dâsitân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osmân’da yer alan eserinde şu cümleleri vurgular: Ertuğrul Gazi’yi Sultan Alaeddin’le birlikte gaza eden oğuz beyleri arasında göstermesidir.2.Murat döneminde oğuz boyuna ait kayıtların kayda geçirilmesi köklerin belirlenmesi unutulmaması içinde vurgulanmıştır. 2. Murad Han o sıralarda gittikçe yoğunlaşan Timurlu baskısına karşı diğer Türkmen beylikleriyle irtibatlar çerçevesinde Oğuz-Türkmen geleneğini ön plana çıkarmaya başlamıştı.

Kayı Boyu,Oğuz Kağan Destanına göre Oğuzların 24 boyundan,Kaşgarlı Mahmud’un Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserine göre ise 22 oğuz boyundan ikincisi olarak tanımlanır. Boylar konusu önemlidir çünkü boylar soy kütüğü gibi eksik olmamalıdır 2 sayı farkı Halaçlardır onlar ayrılmışlardır. .Maalesef ki Timur 1402’de Bursa’daki vesikaları yaktığı için Osmanlı’nın ilk dönemlerine dair elimizde çok kaynak mevcut değildir.

Kayı kelimesi lügat olarak güç, kuvvet anlamına gelir. Kayı Obası Selçuklu devleti ile Ceyhun nehrini geçerek İran topraklarına gelmişlerdir. Ceyhun Nehrini geçen kayılar Horasan’dan Merv ve Mahan taraflarına yerleşmişler sonra  Moğol baskıları yüzünden Ahlat’a gelmişlerdir.Harzem Şah Ahlatı alınca Gündüz Alp ve oğulları Erzincan bölgesine yerleşmişlerdir. Harzem Şah Ahlat’tan Selçuklu topraklarına geçmemesi konusunda uyarılmasına rağmen dinlememiştir. Bu olaylar üzerine Alaeddin Keykubat savaşmak için Erzincan bölgesinde konuşlandı ve burada Yassı Çemen meydan muharebisini mutlak bir vaziyette yendi. Gündüz Alp’in oğulları büyük yararlılık göstermiştir. Bu savaştan sonra Gündüz Alp’in iki oğlu Gündoğdu ve Sungur Tekin yeğenleri ile Ahlat bölgesine geri dönmüşlerdir.

Bir rivayete göre dönmeden önce Gündüz Alp’in eşi Halime Hatun Obanın başına bir evladını geçirecektir. O zamanlar Dündar küçük olduğu için 3 kardeş’e ileride obanın başına geçeceksen ne gibi bir icraat düşünüyorsun diye 3 kardeş’e sorar Sungur Tekin ve Gündoğdu babamın zamanından kalma eskisi gibi hayvanları otlar ekin biçer öyle geçiniriz der. Ertuğrul ise kaleler ve savaşlardan iyi bir yaşamdan bahseder bunun üzerine Halime Ana obanın başına Ertuğrul’u getirmek ister. Bunun üzerinde diğer iki kardeşi haksızlık olarak görür ve Ahlat bölgesine yerleşirler.

Ertuğrul Gazi yurt istemek için büyük oğlu Savcı Bey’i Selçuklu Sultan’ı Alaeddin Keykubat’a gönderir. Sultan Ankara civarında Karacadağ bölgesine yerleştirir ve artık Rum sınırını korumaktadır. Bu zamanda Söğüt , Domaniç taraflarına geldikleri görülmektedir. Ertuğrul Gazi 90 küsür yaşında vefat edince oğlu Osman Gazi amcasında bazı hilekar hareketler sezmiş ve Dündar Bey’i ok ile öldürmüştür. Kösedağ savaşından sonra beylikler ortaya çıkmıştır ve 3.Alaeddin Keykubat’ın İlhanlı devleti tarafından esir edilişinden sonra Devlet-i Aliyye (1299) yılında bağımsız bir devlet olarak tarihe adını yazdırmıştır ama Prof. Dr. Halil İnalcık Koyunhisar savaşından sonra(1302)devlet olduklarını belirtmiştir.






Kaynakça :

Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası,
Türkmenlerin soykütüğü),Hazırlayan:Zuhal Kargı Ölmez
Türk Tarihinden Yapraklar''Yılmaz Öztuna''
Kayıların Anadolu'ya Gelişi ''İ.Hakkı Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi C.1'
'İ.Hakkı Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi C.1
Fatih Sultan Mehmet ve Fetih ''Yavuz Bahadıroğlu
Yapraklar Akman, Mehmed, Osmanlı Devleti’nde Kardeş Katli, İstanbul 
Halil İnalcık''Kuruluş''               
http://www.hakikat.com
http://ahmetsimsirgil.com    


                

9 Eylül 2017 Cumartesi

Antep Semalarında Bir Şahin; ŞAHİNBEY

Eylül 09, 2017 4
Mehmed Said (Şahinbey) 1877’de Gaziantep’te Bostancı mahallesi doğdu. (ALLAH’a şükürler olsun ki Şahinbey’in doğduğu mahallede büyüdüm (R.A).) Rüştiyede okumuş ve daha sonra derici amcasının yanında tabaklık yapmıştır. 1899'da Zeynep hanımla evlenen Şahinbey aynı yıl Yemen’e er olarak gitmiş ve Yemen cephesinde muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine Başçavuş olmuştur.

Mehmet Said 1911'de Trablusgarp Harbine gönüllü olarak katılmış; Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaşmıştır. Galiçya'da 15. Kolordu'da savaşan Mehmet Said, 1917 Ekim'inde Sina cephesinde vazife almıştır. 1918'de, İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düşmüştür. Mısır'daki "Seydi Beşir" esir kampında 1919 Aralık ayı başına kadar esir olarak kalan Mehmet Said, ateşkesten sonra serbest bırakılmıştır.




Mehmed Said serbest bırakıldıktan sonra uzun bir yolculuk sonucunda Dersaadet’e (İstanbul) vardı. Dönemin Harbiye Nazırlığından görev istedi. Kendisine Nizip’te görev verildi. Ancak ülkenin durumu kötüydü İtilaf Devletleri ülkenin dört bir yanını sarmış işgallere başlamıştı bile… Antep’i de önce İngilizler sonra da Fransızlar işgal etmişti. İşte böyle bir durumda Antep’e gelen Şahinbey kurtuluşun şehri savunmada olduğunu anlayıp halkı örgütleyerek fedai toplamaya, silah ve cephane toplayabilmeye çalışmıştır. Halkı yavaş yavaş örgütleyerek işgale karşı tepki koymaya çağırıyordu. Bu sıralarda Mehmet Kamil’in (Şehitkamil) Fransızlardan tarafından şehit edilmesi fitili ateşleyen olay oldu ve 10 ay 9 gün süren, resmi kaynaklara göre 6317, hastalık, açlık vs. gibi olaylar da katıldığında ise şehit sayısı 8-9 bine varan Ayıntap’ı "Gaziantep" yapan savaş filen başlamış oldu. 

Şahinbey hemen hazırlıklarını yapıp birkaç çete toplayıp Fransızları beklemeye başladı. İlk Fransız kuvvetleri gelirken Şahinbey’in kuvvetleri Fransız kuvvetlerinin dört de biri kadardı, üstelik çoğunda silah ve mühimmat yoktu. Zaten olanların da elinde de ya av tüfeği yahut derme çatma silahlar vardı. Şahinbey’in kuvvetlerinin arasında tek asker kendisi olmasına rağmen Fransızları iki kez geri püskürtmüş hatta kaçırtmıştır. Öyle ki şehirdeki Fransızların açlık ve cephane sıkıntısı iyiden iyiye artmış merakla gelecek yardımı bekliyordu. Eğer yardım gelmezse hepsi açlıktan ölebilirdi. Bunu bilen Şahinbey şu bildiriyi yayınlıyor ve şöyle diyordu;

“Kilis-Antep yolu mesuliyetim altındadır ve bu yoldan Fransızlar dışında herkes geçebilir.”

       İşte Fransızlar bu olayların yaşandığı zamanlarda 3. kez geldiler, Şahinbey Kilis-Antep yolu üzerindeki Elmalı köprüsünde kuvvetleriyle mevzi almış düşmanı bekliyordu. Gelen düşmanın sayısı korkunç derecedeydi. Albay Andrea Komutasında ki Fransız kuvvetleri 8 bin piyade ve 200 bin süvariden oluşmakta idi. Ayrıca, bu Fransız birliğinde, 1 batarya topu, 16 ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank bulunmaktaydı. Kahraman Şahinbey ancak 100 kişi kalan fedaileriyle düşmanın karşısına dikilmiştir. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar devam eden çatışma sonunda Şahinbey düşmana ağır kayıplar verdirir. 28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahinbey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi söyleyenler şöyle diyordu:

        "Düşman buradan geçerse, ben Ayıntap'a ne yüzle dönerim? Düşman ancak benim bedenimi çiğneyerek geçebilir."

Çatışmanın dördüncü günü öğleye doğru Şahinbey'in yanında 18 kişi kalmıştır. Onlarında şahadet şerbetini içmelerinden sonra tek başına kalan Şahinbey, son kuruşu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık verir. Atacak kurşunu kalmayan Şahinbey, tüfeğini yere çarparak kırar ve sel gibi üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durarak şöyle seslenir;

  “ALLAH’ım vatanımı, Antep’imi kurtar, kalleş düşman gel sende süngüle….”

Artık halk Fransızlara yiyecek içecek satmıyor, onları resmen yok sayıyordu. Durum öyle bir hal aldı ki Fransızlar yiyecek, içecek sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Fransızlara yardım Kilis-Antep yolunda gelecekti. Bunun üzerine Gaziantep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti o sıralarda Antep’e yeni gelen Mehmed Said’i Kilis-Antep yolunu korumak üzere görevlendirdi ve yeni bir isim verdi ŞAHİNBEY




Silahsız Şahinbey'in yanına yaklaşamayan düşman askerleri, önce uzaktan ateş ederek Şahinbey'i şehit etmişler, ardından da süngü darbeleri ile aziz na’şını parça parça etmişlerdir. Fransızlar Şahinin cesedini çiğneyip Antep’e girerken Şahinin ruhu ebedi sadet yurduna, cennete çoktan ulaşmıştı. 28 Mart 1920'de 43 yaşında şehadet şerbetini içen Şahinbey'in haberi şehre gelince, yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:

“Şahin'i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprübaşında.
Çeteler toplanmış ağlar başında,
Uyan Şahin uyan, gör neler oldu.
Sevgili Ayıntap'a Fransız doldu.”

Böyle kahramanlar 100 yılda bir gelir mekânı cennet, kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olsun inşallah. Şahinbey başta olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizin ruhuna bir Fatiha okuyalım inşallah. Vesselam…

Kaynakça;



- Adil Dai, Olaylarla Gaziantep Savaşı
- Lohanizade Mustafa Nurettin, Gaziantep Savunması
- Albay Andrea, Doğuda Askeri Yaşam


7 Eylül 2017 Perşembe

Kafkasya Doktrini

Eylül 07, 2017 9

Kafkasya birçok milletin bir arada yaşadığı önemli bir bölgedir. Türklerin (Avrupa Hun İmparatorluğu) batıya akınlar düzenlemesinden sonra Kafkasya bir karargâh olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bazı istisnalar haricinde 4. Yüzyıldan 18, Yüzyıla kadar Türk hakimiyeti kesintisiz bir şekilde Kafkasya da egemen olmuştur.  Bunun yanı sıra 18.Yüzyıldan başlarından sonlarına doğru Büyük Rus Çarı Petro’nun stratejik ilkelerine göre ilerleyen Rus Çarlığı Kafkasya’yı kendi egemenliği altına almak için gerek Osmanlı gerekse İranla birçok savaş yaşamıştır.  Osmanlı bölgeden kesin bir şekilde çekilişi (1877-1878) 93.Harbi olarak nitelendirebiliriz.  93.Harbi sonrası Ayastefanos Antlaşması (Yeşilköy Antlaşması) imzalanmış. Osmanlı Kars, Ardahan ve Batum’u kesin bir suretle Rus Çarlığına teslim etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu artık doğu sınırlarına Erzurum Platosundan savunmaya başlayacaktır. Gerçi Ayastefanos Antlaşmasından sonra Berlin Antlaşması imzalanmış Osmanlı kaybettiği toprakların bir kısmını geri almışsa da doğudaki sınır savunma hattı Erzurum olmuştur.

1.      Dünya Savaşında Osmanlı, Sarıkamış Harekatını gerçekleştirmeyip geri çekilmiş, 1917’de Rus Çarlığı ile İttifak Devletleri Brest Litovsk Antlaşması imzalandıktan sonra geri çekildiğimiz bölgeleri yeniden ele geçirip Kafkasya’nın  güneyini kontrol altına almış bulunmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzaladıktan sonra bölge Ermeni, Gürcü ve Bolşevik partizanların işgaline maruz kaldı. Bununla beraber Anadolu da İtilaf Devletleri’nin işgaline maruz kaldı.  Bu işgale son vermek adına Anadolu da Ulusal bir direniş başlatmıştır. Gerek doğu gerek güney gerekse batı olmak üzere birçok bölge işgalcilerinin egemenliğinden kurtarılmıştır. Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi liderleri doğuda Kazım Karabekir Paşayı görevlendirilmiş. Ve Anadolu’nun doğusunun işgal eden işgalci güçlere çarpışılmış, Doğu Anadolu kurtarılmıştır. Saha üzerinde devam eden harekât diplomasi masasında da devam ediyordu. Sırasıyla;

Gümrü Antlaşması

Moskova Antlaşması

Kars Antlaşması

Bu antlaşmalardan sonra Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi doğu cephesi büyük bir oranla başarıyla tamamlamış ve Türkiye’nin doğu sınırları belli olmuştur. Aynı zamanda Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi vatanı işgalden kurtarmış istenilen hedefin büyük bir kısmını başarmış ve Osmanlı İmparatorluğu küllerinden genç bir Cumhuriyet devleti kurmuştur. Bu devlette Lozan Barış Anlaşmasından bizzat tanımıştır.

Türkiye Cumhuriyeti doğu sınırındaki SSCB devleti ile ilişkilerini inişli çıkışlıda olsa 1946 yılına kadar sürdürmüştür. Sovyetler 1922’ den itibaren Kafkasya’daki devletleri kendisine bağlı Uydu Cumhuriyeti yapmış ve bölge halkların asimilasyon politikası uygulayarak milli ruhunu kaybetmiş, sosyalizm militanı bir halk oluşturmuştur. Bu asimilasyon günümüzde etkisini yitirse de devam etmektedir. SSCB 1991’de dağılmış yerine Rusya Federasyonu kurulmuştur.


1. ve 2. Çeçen Savaşları

1. ve 2. Çeçen Savaşlarından itibaren Rusya belli bir gücüne Kafkasya’ya harcamıştır. Ve harcamaktadır. Sovyetlerin yerine Rusya geçmiş, sosyalizm militanı yerine panslavist militanı yer almıştır. Bugün bunun en iyi örneği Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan savaştır. Özellikle 3 Nisan sonrası Ermenistan ve Rus kuvvetleri Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ı işgal etmişlerdir. Karabağ işgalinden daha önce SSCB ‘de uydu cumhuriyetleri olan Ermenistan, Azerbaycan’ın toprakları ele geçirmektedir. Bu gerek 1921’den başlayıp günümüz de kadar devam etmektedir. Kafkasya da bazı gerginlikler olsa da dünya tarihinde en az sorunu bölgesinden biri Kafkasya olmuştur. Ve bana göre Türkiye Hinterlandın da Kafkasya’yı öyle ya da böyle dahil etmelidir. Bana göre Kafkasya Türkiye’nin hinterlantını(etki alanlarından) olan Ortadoğu ve Balkanlar’a göre bakire topraktır.

Kafkasya genel bir toprak bakımı olarak Avrasya’nın bir parçasıdır. Bu bölge Türkiye için hem jeo hem de neo strateji bakımından kilit bir konumdur. Bilakis bir dünya haritasını açtığımızda Türk coğrafyasının sağlam bir bütün haline getirmek istenilirse tek çıkış kapımız Kafkasya üzerinden Avrasyacılık olacaktır.  Avrasyacılık meselesini ilk dillendirenler 19. Yüzyılda Rus yazarlar olmuştur. Taki 1917’de yapılan Bolşevik İhtilali bu görüşün Rusya da yayılmasını durdurmuş, Bir müddet sonra da Sovyet Rusya ve Sovyet Kafkasyasın’da (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan) bu görüş 1980’e kadar yok olmaya yüz tutmuştur. Literatüre baktığımızda 2 tür Kafkasyacılık tanımı görürüz. Bunlardan ilki Klasik Avrasyacılıktır. Klasik Avrasyacılıkta 2’ye ayrılır.

1.      Klasik Rus Avrasyacılığı: Bu tanıma göre Rusya bir Avrasya toplumu olup, bulunduğu toplum bölgesini kendinde tutması şarttır. Bununla birlikte Rusya-Avrasya eski dünyanın tam merkezi olduğunu iddia eder. Kültürel olarak da Rusya hem Asya hem de Avrupa ile harmanlaşmış bir kültürdür. Ayrıca Emperyalist bir bakış açısıyla Avrasya toplumlarının Rus egemenliğine girmesi gerektiğini savunur.

2.      Klasik Türk Avrasyacılığı: Bu tanıma göre Türkiye bir Avrasya toplumu olup, toplumlarla barış içerisinde diplomatik ilişkiler sergilemesi gerekmektedir. Kültürel olarak da Ortasya gelenekleri ile Avrupa gelenekleri harmanlanır.

KAYNAKÇA;

Ahmet Davutoğlu,Starejik Derinlik

Samuel Huntington,Medeniyetler Çatışması

Ömer Göksal İkyar,Avrasya ve Avrasyacılık


Kafkasya Siyasi Haritası

Avrupa Hun Devleti Siyasi Haritası



Bolşevik İhtilali