TARİH KOVANI

BU KOVAN TARİH DOLU...

20 Ağustos 2017 Pazar

Sultan Abdülaziz Nasıl Öldü?

Ağustos 20, 2017 17



NASIL BİR DARBE OLDU

Tarihlerden 30 Haziran 1876 sabah imsak vakti idi. Dolmabahçe sarayına 3 tabur asker ile Sultan Abdülaziz hana darbe yapılmıştı. İstese sultan korumalarıyla çatışmaya girebilirdi lakin o kanın dökülmesini istemedi. Teslim oldu,bir tekne ile Topkapı sarayına gönderildi.Abdülaziz halkın arasına pek çok çıkıp ziyaretlerde bulunmuştur.Halk sultanını seviyorsa darbeyi kim yaptı?Bu olaya şu söz söylenilebilir.

“Her Musa’nın bir firavunu vardır.”O devirde Osmanlının gelişmesini istemeyenler pek çoktu. Onlar söylemiş içerdekiler indiri vermişti. Sultan Abdülaziz zamanında  deniz donanmamız sayı bakımından cihanda  dördüncü idi. Gelelim sultanın Topkapı sarayındaki haline, Abdülaziz han padişah 5.Murat’a bir mektup yazıp, Topkapı sarayı hanedan için bakımsız  ve kötü durumda olduğunu belirtmiş kendilerine başka bir yere yerleştirilmesini rica etmiştir.Sultan 5.Murat ise onları Periye sarayına yerleştirmiştir.

İNTİHAR MI? SUİKAST MI?

Eski tarih kitaplarımızda Sultan Abdülaziz han’ın intihar ettiği yazılmıştır. Lakin bu yapılan çok büyük bir araştırma ve tartışma konusudur. Yazıya göre Abdülaziz bir zarf açacağıyla bileklerinden şah damarı keserek kendisini öldürmüştür. Bu açıklama tıbben yanlıştır.

Çünkü bir insan bileklerini birini kestiğinde diğer eliyle bıçağı tutup bileklerini kesmesini imkansızdır.Çünkü bir insanın bilek yapısı şöyledir.”Deri,et,toplar damar,tendon,şah damar”dır.Toplar damarı kesmek kolaydır.Ama toplar damarın altında şah damarı vardır. Tendon kesmek  çok zordur. Eğer kestiğiniz elinizle bir iş yapamasınız.Hem de Abdülaziz çok dindar ve dinine çok düşkün bir insandı yani intihar olasılığı azalıyor.Sultan öldüğü haberini duyan  Hüseyin Avni Paşa hemen saraya gelmiş ama doktorlar sultan öldükten 1 saat sonra gelmiştir.Doktorlara ise sultanın naaşı uzaktan gösterilmiştir.Sultanın cenaze işlemleri ve namazı kıldıran imam suikast mı iddialarına bir yenisini eklemiştir.”Sultanın sakallarında kopmalar vardı.Ve göğüs kafesinde morluklar vardı.”demiştir.Yani anlayacağımız yönde sultan çenesinden tutarak 3,4 kişi ise dizi ile göğüs kafesine baskı yaparak sultanı öldürmüştür.Açık ifade edilmesi gerekilirse Sultan Abdülaziz hanın bu vefatı konusu çok ayrıntı gerektiren bir konudur.Biz sadece birkaç kıvılcımlar oluşturuyoruz ilerde bu kıvılcımlar volkana dönüşecek ve bu volkanlar  tarihi  gerçek bir şekilde öğretecek.Ve tarihi tekerrür ettirmeyecektir.Unutmayalım ki atalarımız ne demişler “Tarih aptallar için tekkerür eder…”

KAYNAKÇA;

Tarih Tıbbı Konuşturdu 2/152-171

Sultan Abdülaziz 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Zambak Ve Hilalin Günahkar Birliği: OSMANLI-FRANSA İTTİFAKI

Ağustos 19, 2017 10

 

    Bu makale, esir bir kralın yardım çağrısından, biri Müslüman diğeri Hristiyan iki devletin 250 yıllık ittifakına uzanan yolculuğun hikayesidir.

   1.François(Fransuva) tahta oturduktan hemen sonra “Türkleri Avrupa'dan kovacağını” ilan etse de, birkaç yıl sonra bu dediğinden pişman olacaktı. Çünkü 1.François, Kutsal Roma-Germen İmparatoru 5.Karl ile girdiği Pavia Muharabesi'nde mağlup olup esir düşecekti. Yardımına koşacak olan yine, Avrupa'dan atmayı planladığı Türkler olacaktı.

   1.François esir düştükten sonra Kanuni Sultan Süleyman'dan kendisine yardım etmesi için mektup yolladı. Kanuni, siyasi çıkarlarına uygun düştüğünden yardım etmeye karar verdi ve bunu bildirdiği bir mektup yollattı. Yüksek ihtimal duymuş-okumuş olacağınız mektubun giriş kısmının Türkçesi şöyledir:
Ben ki, Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve Diyarbekir'in ve Kürdistan'ın ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân'ın torunu, Sultan Selim Hân'ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım. Sen ki, Fransa vilayetinin kralı François'sin.


   Diplomasi de galip gelmek, savaşlarda galip gelmek kadar önem arz eder. Kanuni'nin bu şekilde söylemi devletinin büyüklüğünü karşıya kabul ettirmek olup, diplomasi tarihinde de sık sık örneği bulunmaktadır. Mektubun devamı şöyledir:

Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim. Hükümdarların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz.

   Kanuni, Fransa Kralı'nı himaye ettiğini bu şekilde beyan edip Macaristan Krallığı'na doğru harekete geçti. Mohaç Ovasında Macarlarla karşılaşıldı. Yapılan meydan muharebesinde Osmanlı Devleti üstün bir zaferle ayrıldı.(1526 Mohaç Meydan Muharabesi) 3 yıl sonra ise Viyana kuşatıldı.

   Art arda gelen mağlubiyetler üzerine 5.Karl, 1.François'le antlaşma yapmak zorunda kaldı.(1529 Cambrai Antlaşması) Fransa Kralı'nı serbest bırakıp daha önce ele geçirdiği bazı yerleri iade etti. Tahtına tekrar oturan Fransa Kralı 1.François, 1535 yılında, Osmanlıya ilk daimi elçisini yolladı.

   1536 yılında imzalanan ticari ayrıcalıklar(kapitülasyonlar), Osmanlı da bir ilki gerçekleştirdi. Daha önce sadece tek taraflı yapılan ticari ayrıcalıklar, Fransa ile iki taraflı yapıldı. İlk başlarda Osmanlı lehine gözüken bu ayrıcalıklar, git gide Osmanlı ekonomisine yük olmaya başladı. 1923 Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırıldı.

   Fransa ile ilişkilerin gelişmesi, Kanuni'nin istediği bir şeydi. Avrupa'da büyük bir güç olan Fransa Krallığı sayesinde, kıtada süregelen din savaşlarını kızıştırma şansı doğacaktı. Ayrıca Fransız tüccarlar sayesinde Osmanlı kültürü Avrupa'ya taşındı. Turquerie(Türköri, Ziya Gökalp'in deyimiyle Türkperestlik) akımı Avrupa'nın burjuva sınıfında Türk hayranlığı uyandırdı. Türk kıyafetleri giyip, evlerine Türk eşyaları alacak, Türk musikilerini dinleyeceklerdi. Aynı zamanda Osmanlı'da diplomasi dilinin Fransızca olması, bu kültürel etkileşimin çift taraflı olduğunun göstergesiydi.

   Diğer Avrupa ülkeleri, Hristiyan olmayan bir ülkeyle ittifak yapmasından dolayı Fransa'yı çok ağır eleştirecek ve bu ittifaka da “Zambak ve Hilalin günahkar birliği” adını vereceklerdi. 250 yıl kadar süren bu ittifak 1798 yılında Fransız Generali Napolyon Bonapart'ın, Osmanlının bir vilayeti olan Mısır'ı işgal edene kadar sürecekti.


   Tamamen çıkar ilişkisine göre kurulan bu ittifak, kimi zaman Osmanlı lehine, kimi zaman ise Fransa lehine döndü. Bu yazımı, bir çok şahsa atfedilen, lakin yüksek ihtimal bir zamanın İngiltere Başbakanı Lord Palmerston'a ait olan bu sözle bitirmek istiyorum. “İngiltere'nin ebedi dost veya düşmanları yoktur; ebedi, değişmez çıkarları vardır.” [1]


[1] İskender Öksüz, Türk'üm Özür Dilerim, Panama Yayıncılık, Ankara, 2016, syf 34

TDV İslam Ansiklopedisi – Türk-Fransız ilişkileri, syf 181
TDV İslam Ansiklopedisi – Mohaç Muharebesi syf 232
Kanuni'nin François'e mektubunun detaylı hali için:
https://tr.wikisource.org/wiki/Kanuni_Sultan_Süleyman’ın_Kral_Fransuva’ya_fermanı
Turquerie(Türköri) akımını merak edenler için: Tıklayın

17 Ağustos 2017 Perşembe

Övündüğümüz Ama Tanımadığımız Ecdadımız

Ağustos 17, 2017 10
Millet olarak vatan aşkımız, bağımsızlık aşkımız (elhamdülillah) hem en üst düzeyde olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Malazgrit zaferinden, Çanakkale’ye, Milli Mücadele’den 15 Temmuz’a değin hep böyle olmuş, böyle de olacaktır inşallah. Ancak ne yazık ki tarihimizi okuma, anlama, anlatma yönünde oldukça zayıf olduğumuz aşikârdır. Tarihimize yabancı, uzak, ecdadını, atasını tanımayan nesiller olarak büyümeye devam ediyoruz. İşte bu sebeple geçmiş ile bugün bağlantısı net kuramıyor, geçmiş ile gelecek arasındaki köprüyü bir türlü geçemiyoruz. Bu sebeple yaptığımız işler hep bir şekilde eksik, bir şekilde yarım, bir şekilde noksan kalıyor. Bu gidişe bir dur demek, kendimize gelip “Ne idik, Ne Olduk, Nereye Koşuyoruz” sorusunun cevabını aramamız elzemdir.

Farz-u mühal, hepimiz hasbelkader Çanakkale’yi, 18 Mart’ı, Gelibolu’yu ve bu destansı zafere biliriz, gururlanır, hayranlık besler, sevinç ve azimle ecdadımıza dualar eder, onları yâd ederiz. Lakin (ilginç bir şekilde) 18 Mart gününde ki zaferin kahramanlarını tanımayız, bu zafer vesilesiyle ecdadımızla gurur duyar sevgi ve saygı ile onları yâd ederiz ama bu kahramanların isimlerini de dahi hatırımıza getir(e)meyiz. Övünürüz, gurur duyarız ama kiminle övünüp, kiminle gurur duyduğumuzu bilmeyiz. Sizce de dostlar ahvalimiz ilginç değil mi?!

             


Şimdi gelin bu ilginçliğe son verme adına bir adım atalım, bir yola çıkalım ve bize destansı bir mücadele ile muhteşem bir zafer kazandıran 18 Mart gününü ve o günün 1 numaralı komutanı olan zaferin mimarını yakından tanıyalım.

Deniz Zaferinin Mimarı

18 Mart 1915, yer Çanakkale Gelibolu saat 16.00 suları… Yenilmez(!) Armada inanılmaz bir mağlubiyete uğramış, Ochean Amiral gemisi sular altında, Irresistable yaralı batmaması için yoğun bir gayret ve gerisin geriye kaçan koca bir donanma… Çılgına dönen bir Amiral Hamilton, yenilgiyi bir türlü kabul edemeyen bir Devlet Başkanı W. Churcill, ve hala bu zafere inanmakta zorluk çeken bir Dünya kamuoyu… Ve o günkü zaferin baş mimarı, gururla koca bir donanmanın kaçışını karargâhından seyredip Rabbine hamd ve şükreden bir komutan Kurmay Yüzbaşı Selahaddin Adil Bey
        Türkün gücünü yeniden bütün bir Dünya’ya haykırdığı, Allah’ın yardımıyla inanılmazın başarıldığı, olmazın olduğu muhteşem bir destan Çanakkale Destanı…
                   

18 Mart Deniz Muharebesinin kazanılmasında oynadığı kilit rolle Çanakkale Zaferi deyince mutlaka yâd edilmesi gereken isimlerin başında gelir Selahaddin Adil Bey (Paşa). Osmanlı’nın savaşlarla boğuştuğu bu çetin dönemde cepheden cepheye koşan paşayı ve askerî kimliğini yakından tanımayı deneyelim:

19 Ocak 1882’de İstanbul Çarşamba’da dünyaya gelen, Selahaddin Adil Bey sırasıyla Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi, Mühendishane-i Berrî-i Hümayun ve Harp Okulunda eğitim gördü. Harp okulunu birincilikle bitirerek 1899’da, kurmay adaylarına sınıfına ayrıldı. 1902’de kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun olup askerlik görevine başladı. İlk görev yeri Şam’daki 5. Ordu oldu. Ortadoğu’da ki, 3 yıllık hizmetinden sonra Selanik’teki 3. Orduya atandı. Burada 1,5 yıl hizmet etti. Takip eden yıllarda muhtelif ülkelerde de görev yapan Selahaddin Adil Bey 1914’te Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanlığı Kurmay Başkanlığına atandı.

Kendisini zor bir görev bekliyordu, mevkinin elindeki top, mayın, projektör, haberleşme cihazları gibi vasıtalar hem ilkel, hem de sayıca yetersiz durumdaydı. Ama onun sevk ve idaresi sayesinde geceli gündüzlü çalışılarak Boğaz’ın savunulması için yeni düzenlemeler yapılmış, silah ve teçhizat takviyesi sağlanmıştı.
  
  Daha önce birkaç kez bombalanan Çanakkale Boğazında esas büyük taarruz 18 Mart 195 tarihinde gerçekleşti. Ne var ki o sabah, dünyanın en büyük armadasının taarruza geçeceğini beklemeyen Müstahkem Mevki Komutanı Cevad (Çobanlı) Paşa erkenden karargâhtan ayrılıp, teftiş için Bolayır’a gitmişti. Bu durumda düşmanın boğazdan geçmesini engellemek üzere yapılacak harekâtım koordinasyonunu sağlamak Topçu Kurmay’ı olan Selahaddin Adil Bey’e kalmış oluyordu.
    
 Düşman ateşinin başlamasından itibaren gözetleme ve kumanda yerinden bataryaları başarıyla yönlendiren Selahaddin Adil Bey güçlü sevk ve idaresiyle, 18 Mart Deniz Muharebesinin kazanılmasında önemli bir paya sahiptir. Cevad Paşa saat 14.00 sularında kumanda yerine döndüğünde artık düşman topçu ateşi zayıflamaya başlamış ve büyük kayıplar vererek saat 16.30’da tamamen geri çekilmiştir.

    

 Denizden geçemeyen düşman karadan büyük bir taarruza başladığı sırada da büyük kahramanlıklar gösteren Selahaddin Adil Bey 4. Kolordu 12. Tümen komutanı olarak Seddülbahir ve Anafartalar muharebelerine katılmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. 14 Aralık 1915’de Kurmay Albaylığa yükseltilen Selahaddin Adil Bey, İtilaf devletlerinin Çanakkale’den çekilmesinden sonra ise de Doğu cephesinde Ruslarla savaşmıştır. Milli Mücadele döneminde Anadolu’ya geçen Selahaddin Adil Bey muhtelif askeri görevlerde bulunmuştur. 15 Ekim 1921’de Tümgeneralliğe yükselerek 1923 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.
27 Şubat 1961 günü vefat eden Çanakkale Kahramanı Selahaddin Adil Paşa askerlik hayatı boyunca birçok madalya ve nişanla ödüllendirilmiştir. Ruhu şâd olsun.

KAYNAKLAR
- Mehmed Niyazi, Çanakkale Mahşeri
-Derin Tarih, Çanakkale Özel Sayısı
-İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı
-Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Şark Meselesi Hazırası

Ağustos 14, 2017 8



            Şark kelimesi Doğu’yu ifade etmekle birlikte “Şark Meselesi” kavramı doğrudan Batılılar nezdinde Osmanlı Devleti’ni ifade etmektedir. 1815 yılı itibariyle ortaya çıkan Şark Meselesi, Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkmasını hedeflemiştir.

I.Dünya Savaşı sonunda Büyük Devletler Sevr Antlaşması ile bu amaçlarına ulaşmak istemiştir. Çünkü Sevr Antlaşması Anadolu ve Avrupa topraklarında ki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırmaktaydı. Ancak Milli Mücadele sayesinde bu amaçlarına ulaşamamış olan Batı, bu kez Tür­kiye Cumhuriyeti üzerinden emellerine ulaşmak için uğraş vermektedir. Türkiye üzerinde oynanan oyunların hepsi Sevr’i anımsatmaktadır. Şark Meselesi ve onun gerçekleştirme planı olan Sevr, günümüz itibariyle sona ermiş gözükmemektedir.


Türk devletlerinin Batılı devletlerle münasebetleri, Batı dünyasında, Batılı insanın kafasında oldukça menfi bir Türk imajının doğmasına, şekillenmesine ve bilahare bir Türk düşmanlığına dönüşmesine sebep olmuştur. Albert Sorel’in şu ifadeleri bu düşmanlığın temelinde kıskançlık, haçlı ruhu gibi duyguların yattığına işaret etmektedir:

          “Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı… Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri, erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen başarılı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupa’nın örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı(!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, ‘hasta adam (!)’ şekline sokulmasına rağmen, Avrupa’nın yirminci batın torunları dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır



Peki bu başlangıç ne zamandı?

     
      Avrupalılara göre Şark Meselesi’nin başlangıcı Kavimler Göçü’nün so­nucunda önce Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonrada Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi varlığına son verilmesine kadar götürülebilir. Çünkü Hun Türkleri kilisenin etkin olduğu Roma İmparatorluğu’nun dengelerini alt üst etmiştir. Bu sebepledir ki Avrupalılar kendilerine yabancı olan ve bütün işlerini bozan Türklerden nefret etmişlerdir ve Türkleri Avrupa kıtasına ayak bastıkları günden itibaren geldikleri yere geri göndermek çabasına düşmüşlerdir. Bunun doğrultusunda Şark Meselesi bir İslam-Hıristiyan çatışması olmaktan öte bir Türk- Avrupa mücadelesi olmuştur.


Bağlantıları ve hedefleri nelerdi?


       Aslında Avrupalılarca Şark Meselesinin, biri olmazsa diğerinin gerçekleştirilmesi için mücadele edilecek iki hedefi bulunmaktadır. Bu iki hedeften birinci öncelik sırasında olanı Türkleri Hristiyanlığa kazandırmak ve bu gerçekleşmezse ikincisi Türkleri Anadolu’dan kovmaktır.


Osmanlı Devleti’nin; 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı çoğu olumsuzlukların temelinde Şark Meselesinin yattığı söylenebilir. Dolayısıyla bugün memleketin doğusunda ve güney doğusunda ortaya çıkan aşiret isyanlarının ve Kürtçülük faaliyetlerinin Şark Meselesi ile olan alakasını inkâr etmek mümkün olmamıştır.


XIX. yüzyılda Batılı devletlerin nazarında şark, istesin ya da istemesin temdin edilmesi gereken yani medenileştirilmesi, ehlileştirilmesi gereken bir saha olmuştur. Batı bu siyaseti daima sömürge ile beraber paralel götürmüştür33. XX. yüzyılda devam eden bu siyaset Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar sürmüştür. XXI. Yüzyılda ise bu siyaset kendisini Büyük Ortadoğu Projesi olarak göstermektedir.


Burada Sevr Antlaşması, BOP’nin de temeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Sevr ile Türkiye askeri açıdan tamamen yetersiz bir duruma sokulmak istenmiştir. Diğer taraftan ise Sevr, Anadolu toprakları küçük topraklar üzerinde kurulmuş birden fazla devleti öngörmüştür34. BOP kapsamında öngörülen siyas­etin sonunda da Ortadoğu olarak adlandırılan bölgenin küçük ve zayıf devletçiklere bölünmesi amaçlanmaktadır. Dolayısıyla Sevr’in BOP’a fikir verdiği çok açık olarak karşımıza çıkmaktadır.


Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye’ye düşman olan devletler tarafından dört defa barış teklifi olmuştur. Bunlardan birincisi Sevr projesidir. Bu proje TBMM.’nce müzakere konusu bile olarak görülmemiştir. İkinci teklif ise, I.İnönü Savaşı’ndan sonra toplanılan Londra Konferansı ile 12 Mart 1921’de gün­deme gelmiştir. Bu konferans, Sevr’i sadece çok küçük noktalarda revize ederek or­taya koymaktaydı. Ancak ardından II. İnönü Savaşı’nın başlaması ve Türkiye’nin  dağılmak zorunda kalmıştır. Üçüncü teklif, Sakarya Zaferi’nden ve ardından Fran­sa ile imzalanan Ankara Antlaşması’nın hemen arkasından, Paris’te toplanılan İtilaf devletleri dışişleri bakanları tarafından yapılmıştır. Sonuncusu ise Lozan Antlaşması’dır ve Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine kurulmuştur.

Anderson’un da dediği gibi, “Türkiye’nin hayata dönüşü 20.yüzyılın en kayda değer olaylarından biri” dir.

Lozan Antlaşması ile “Şark Meselesi” ortadan kalkmıştır diyebiliriz. Ardından Atatürk dönemi güçlü bir Türkiye oluşmasında çok etkili olduğu için bu mesele uygulamaya konulamamıştır. II. Dünya Savaşı yılları da dünyanın Almanya-İtalya-Japonya üçlüsüyle uğraştığı bir dönem olduğu için Şark Meselesi yeniden or­taya çıkacak bir ortam pek bulamamıştır. Mesele daha çok beklemededir. II. Dünya Savaşı sonrasında artık Şark Meselesi-Sevr’in uzantıları, günümüze uyarlamaları ortaya çıkmıştır. 21.yüzyıl Türkiye’si için ise durum gittikçe daha tehlikeli bir du­rum almaktadır.

10 Ağustos 1920 tarihi, Türk tarihinde “en uğursuz” proje olarak ni­telendirilmektedir. Sevr ile Osmanlı Devleti’nin bütün toprakları bölünmeye kalkışılmıştır. Bu düzen İngiliz Başbakanı Lloyd George’un başının altından çıkmıştır. Lloyd George’un, coğrafya ve tarihi olaylar hakkında çok az bilgisi vardı. Lloyd George, Türkiye’yi geçmişi ve geleceği olan yaşayan bir organizma olarak görmüyordu. Türkiye’yi sadece harita üzerinde bir toprak parçası olarak değerlendirmekteydi.

Oysaki bunun böyle olmadığını Loyd George, 1922 yılında Atatürk hakkında, “ Asırlar pek nâdir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dâhiyi asrımızda Türk milleti yetiştirdi. Mustafa Kemal’in dehâsı karşısında elden ne gelir?”  diyerek anlamıştır.

Şark Meselesi bir nevi’ Haçlı Seferleri’nin bitişi olarak da yorumlanmaktadır ve bu sorun yeni problemler çıkartmayacak şekilde çözümlenmeliydi. Ancak bu amaca ulaşamamışlardır.

Aslında Şark Meselesi Batı dünyasının olaylara Avrupa merkezli bir bakışıdır. Bu nedenle dün vardı, bugün de var ve yarın da olacaktır. Çünkü Müslü­man Türk milletinin Anadolu’dan tamamen atılmasına kadar devam edecektir.

                        Bu sebepledir ki Osmanlı Devleti üzerinde paylaşma senaryoları hazırlanmıştır ve bunun doğrultusunda Balkan Savaşları ardından da I.Dünya Savaşı gelmiştir. Son noktayı da Sevr ile koymak istemişlerdir. Hıristiyan nüfusu Tanzimat, Islahat fermanları ile Türkler aleyhine kışkırtmaları, I.Dünya Savaşı’nı dağılmak zorunda kalmıştır. Üçüncü teklif, Sakarya Zaferi’nden ve ardından Fran­sa ile imzalanan Ankara Antlaşması’nın hemen arkasından, Paris’te toplanılan İtilaf devletleri dışişleri bakanları tarafından yapılmıştır. Sonuncusu ise Lozan Antlaşması’dır ve Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine kurulmuştur.

Anderson’un da dediği gibi, “Türkiye’nin hayata dönüşü 20.yüzyılın en kayda değer olaylarından biri” dir.

Lozan Antlaşması ile “Şark Meselesi” ortadan kalkmıştır diyebiliriz. Ardından Atatürk dönemi güçlü bir Türkiye oluşmasında çok etkili olduğu için bu mesele uygulamaya konulamamıştır. II. Dünya Savaşı yılları da dünyanın Almanya-İtalya-Japonya üçlüsüyle uğraştığı bir dönem olduğu için Şark Meselesi yeniden or­taya çıkacak bir ortam pek bulamamıştır. Mesele daha çok beklemededir. II. Dünya Savaşı sonrasında artık Şark Meselesi-Sevr’in uzantıları, günümüze uyarlamaları ortaya çıkmıştır. 21.yüzyıl Türkiye’si için ise durum gittikçe daha tehlikeli bir du­rum almaktadır.

10 Ağustos 1920 tarihi, Türk tarihinde “en uğursuz” proje olarak ni­telendirilmektedir. Sevr ile Osmanlı Devleti’nin bütün toprakları bölünmeye kalkışılmıştır. Bu düzen İngiliz Başbakanı Lloyd George’un başının altından çıkmıştır. Lloyd George’un, coğrafya ve tarihi olaylar hakkında çok az bilgisi vardı. Lloyd George, Türkiye’yi geçmişi ve geleceği olan yaşayan bir organizma olarak görmüyordu. Türkiye’yi sadece harita üzerinde bir toprak parçası olarak değerlendirmekteydi.

Oysaki bunun böyle olmadığını Lloyd George, 1922 yılında Atatürk hakkında, “ Asırlar pek nâdir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dâhiyi asrımızda Türk milleti yetiştirdi. Mustafa Kemal’in dehâsı karşısında elden ne gelir?”  diyerek anlamıştır.

Şark Meselesi bir nevi’ Haçlı Seferleri’nin bitişi olarak da yorumlanmaktadır ve bu sorun yeni problemler çıkartmayacak şekilde çözümlenmeliydi106. Ancak bu amaca ulaşamamışlardır.

Aslında Şark Meselesi Batı dünyasının olaylara Avrupa merkezli bir bakışıdır. Bu nedenle dün vardı, bugün de var ve yarın da olacaktır. Çünkü Müslü­man Türk milletinin Anadolu’dan tamamen atılmasına kadar devam edecektir.

Bu sebepledir ki Osmanlı Devleti üzerinde paylaşma senaryoları hazırlanmıştır ve bunun doğrultusunda Balkan Savaşları ardından da I.Dünya Savaşı gelmiştir. Son noktayı da Sevr ile koymak istemişlerdir. Hıristiyan nüfusu Tanzimat, Islahat fermanları ile Türkler aleyhine kışkırtmaları, I.Dünya Savaşı’nı yaptırtmalar hepsi Şark Meselesi’nin sonucudur.


1856 tarihli Paris Antlaşması’nın 7. maddesi ile Osmanlı Devleti Avrupalı bir devlet sayılmıştır ve böylece Avrupalı devletlerin hukukundan yararlanabilmesi sağlanmıştır108. Gerçekte ise bu böyle olmamıştır. Çünkü İngiliz siyasetine göre Paris Antlaşması İngilizlere Türklerle ilgili her türlü konuya katılma hakkı tanımaktaydı. Böylece Avrupalılar Osmanlı Devleri’nin iç işlerine daha çok karışmışlardır ve Osmanlı Devleti’nin dış borçları gittikçe artmıştır. 1881 tarihinde kurulan Dûyun-u Umumiye İdaresi’nin de IMF’den hiçbir farkı yoktur. Her iki kurum ile Türk eko­nomisinin yabancıların eline geçmesini sağlamıştır. AB ile de bu karışma siyaseti devam etmektedir. Hatta bazen AB için Türkiye’nin 150 yıllık hayali yorumları 1856 Paris Antlaşması’na dayanılarak yapılsa da AB’nin Türkiye üzerindeki yaptırımları Türkiye’nin lehine hiçbir zaman olmamıştır.

Günümüz Türkiye’si için de gelişmeler aynidir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye uyguladığı ekonomik, siyasi, kültürel alandaki dayatmalarının, Osmanlı Devleti zamanında yenilikler adı altında Türklere dayattıkları baskılardan hiçbir farkı yoktur. Sadece isimleri ve zamanları değişmiştir. IMF’nin Türkiye üzerindeki baskılarını da bunlara ekleyebiliriz. Çünkü Sevr’in 22. maddesi kendi kendilerini henüz yönetme yeteneğinden yoksun halklara ve ülkelere mandater sistemi öner­mektedir. Bu sistem de uygulamaya razı olacak devletlere verilecekti ve her manda altına alınacak ülkenin ekonomik, siyasi yapısı farklı olduğu için uygulamalar da buna göre yapılacaktı. Dolayısıyla günümüz şartlarında IMF’nin uyguladığı dayat­ma politikalarının Sevr’in bu maddesinden pek de farkı yoktur.

Uygulanan yöntemler ve amaçlar büyük benzerlikler göstermektedir. Yani günümüz itibariyle Şark Meselesi ve dolayısıyla Sevr bitmemiştir. Değişik yollar­dan tekrar hayata geçirilmek istenmektedir. Sözde Ermenistan, sözde Kürdistan gibi meseleler bu amaca hizmet etmektedir. Nitekim Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ki Kürtçülük ve Ermeni propagandaları da Şark Meselesi’nin günü­müz uygulamaları olarak karşımıza çıkmaktadır. 1878 Berlin Antlaşması’nın 63. maddesi ile Ermenilere verilen ayrıcalıklar günümüzde sözde soykırım iddiaları ile devam etmektedir. Sevr ile oluşturulmak istenen sözde Ermenistan projesi günü­müz itibarıyla sözde soykırım iddiaları ile hayata geçirilmek istenmektedir.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren bu sorunlar azalmamış aksine gittikçe artmıştır. Bunun sebebi Türkiye’nin uyguladığı poli­tikalarda değil, dış güçlerin  Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde etkili olmalarında aranmalıdır..  


KAYNAKÇA

Emruhan YALÇIN  ŞARK MESELESİ VE EMPERYALİSTLERİN TÜRK POLİTİKASI

Aydın, A. (2002). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da İsyanlar, Türk Dünyası Araştırmalar

Şayan ULUSAN  ŞARK MESELESİ’NDEN SEVR’E TÜRKİYE

Kemal MELEKL  Doğu Sorunu ve Milli Mücadelenin Dış Politikası

Süleyman Kani İRTEM , Şark Meselesi, Osmanlı’nın Sömürgeleşme Tarihi, (haz.: Osman Selim KOCAHANOĞLU),

11 Ağustos 2017 Cuma

Osmanlı da Kültür ve Medeniyet#1

Ağustos 11, 2017 39


Değerli dostlar, Kültür dediğimiz şey nedir? Bizler için çok mu önemlidir? Kültürü olmayan bir millet düşünülebilir mi?

Hepimizin buna vereceği bir cevap vardır elbette…

Gelin Mustafa Kemal ATATÜRK bu konuda ne demiş ona bakalım;

                        ‘’Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.’’   
                                                                                    
  ‘’Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmaktır, ders almak, düşünerek, zekayı eğitmektir.’’

                Atatürk bizlere Kültürün tanımını ve Türkler için vazgeçilmez bir temel unsur olduğunu ifade ettiğini görüyoruz.

Şimdi Osmanlı’da Kültür ve Medeniyet üzerine örneklerle başlayabiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ prensini üzerine kurulmuş, sosyal bir devlettir.

Peki bu prensibi benimseyen devletin toplum yapısı nasıldır?

Osmanlı çok çeşitli ırk, din ve dillerden oluşan bir yapıdan meydana gelmektedir. Yani tüm insanlığı kucaklayıcı bir yapısı mevcuttur.

Gelin hep beraber buna şahit olalım…



Değerli dostlar gözlerinizi kapatın ve Osmanlı devrinde bir sokak hayal edin! Sokakta ne görüyorsunuz bir düşünün daha sonra yazacaklarımı okuduktan sonra bakın bakalım ne görmüşüz neye bakmışız.

Düşünün ki Osmanlı sokaklarındaki evlerin kapılarının üstündeki o saclar var ya demirimsi yapıya sahip bazılarına göre görüntüsü iğrenç olan o saclar. Bünyesinde ne anlamlar barındırır ne anlamlar…

İşte o saclar neden mi yapılmıştı?

Sokaktan geçen insanların  yağmurlu havada iken sığınacakları, güneşli havada iken ise dinlenecekleri yer olsun diye yapılmıştı.. 

Orada dinlenen insan ister tanrı misafir olur bir tas ayranını içer isterse oracıkta dinlenir ev sahibine dua eder giderdi..

Osmanlı toplum yapısı bu dünyaya yönelik değil öldükten sonraki dünyaya hazırlık için yapılmış olduğunu söylemek yersiz olmaz sanırım.

Osmanlı kapıları da aynı şekilde ince bir düşüncenin ürünüydü. Zira o kapılar da iki tane tokmak bulunmaktaydı. Birisi ‘’kalın ve büyük’’ diğeri ise ‘’ince ve küçüktü’’. Elbette ince ve küçük olan bayanlar için tasarlanmıştı. Yani kapıdaki tokmaklardan ince ve küçük olan vurulduğunda gelen misafirin bayan olduğu anlaşılır ona göre hazırlıklı çıkılırdı. ( evden onu karşılamaya evin hanımı çıkardı. ) Kalın çalındığında da doğal olarak evin beyi çıkardı.

İşte Osmanlı toplumu ince düşünceler üzerine kuruluydu. Başka bir söze gerek var mı ki.. Olsun biz gene de devam edelim.
Zira Osmanlı devletini 6 Asır ayakta kalmasının sebebi olarak askeri gücünü göstermek cahillik olurdu.

Osmanlıyı anlayabilmek, bakmak ile değil anlamak, anlamlandırmak ile olduğunu ispatlamış bulunmaktayız.

Madem sokak mevzusu açıldı o halde devam edelim.

Osmanlı devrinde günümüzdeki gibi Gökdelenlerin, Apartmanların dikili olmadığını biliriz.

Evler müstakil olup bahçeliydi.

Lakin sıradan olmayıp Osmanlı toplumuna yakışacak özellikleri vardı.

Müstakil evler yan yana olurlar ancak birbirlerinin avlularının göremeyecek şekilde ayarlanırdı. Zira avlu evin hanımının mahremi, özel alanı sayılırdı.

Osmanlı’nın ne denli büyük olduğunu sadece sokaklarına bakmak ile görebileceğinizi hiç umuyormuydunuz?

Osmanlı da Evler cami yi kapatacak şekilde büyük yapılmaz, Evler cami merkezli inşa edilirdi. Yani dostlar Evlerin yönü kıble merkezliydi.

Sorarım size şuan ki geldiğimiz nokta da ilerliyor muyuz yoksa geriliyor muyuz?

-Düşünün ki camilerin apartmanların arasında ufak bir nokta gibi bırakıldığı….

-Kimi Evlerin mimarisinde kıblenin dikkate alınmayıp tuvalet yönüne göre yapıldığı…

-Apartmanların karşılıklı yapılıp evin tüm odalarının canlı yayın gibi servis edildiği…

Sorarım size sorarım !

İşte Osmanlıyı Osmanlı yapan buydu. Her şeyi ince ayrıntısına kadar düşünülmüş rahatı, huzuru, mahremi korunup (ırk din ayrımı yapılmadan ) gözetilmiş bir hayat..

Evlerimiz de süs olsun diye çiçekler yetiştiririz. Kimisi kırmızı kimisi sarı gül kimisi de kaktüs yetiştirir.


Değerli dostlar işte Osmanlı da evde yetiştirilen çiçeğin rengi şekli dahi bir anlam ifade ederdi. Yazımı burada noktalıyorum. Çiceklerin rengi şekli ne manaya geldiği Kültür ve Medeniyet#2 sohbetimizde devam edelim inşallah..

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Çöl Kaplanı: Medine Müdaafi Fahreddin Paşa

Ağustos 05, 2017 22
Birinci Dünya savaşında Hicaz cephesinde kutsal topraklar Medine'yi İngilizlere karşı savunan Osmanlı birliğinin komutanı olan Fahreddin Paşa, askerleriyle Medine'yi öylesine savunur ki, o günden sonra "Çöl Kaplanı" lakabıyla anılmaya başlanır.

Fahreddin Paşa
        Cahil Arap kabile liderlerini satın alan İngilizlerin kuşatması altındaki Medine'yi kahramanca savunurken, açlıkla da mücadele eden askerlerine "çekirge yemeleri talimatını" vermesiyle akıllarda yer edinen Fahreddin Paşa Osmanlı Devleti'nin yıkılış dönemine imzasını altın harfle atan komutan, Ümmet bütünlüğünü savunan iyi bir Müslüman ve gözü kara bir Osmanlı askeri olarak tarihe altın harflerle şanlı bir direnişi kazımıştır adeta. 

       Cahil Arap kabile liderlerinden olan Şerif Hüseyin’i, isyan edip Osmanlı'dan kopmaları halinde bağımsız devlet vaadiyle kışkırtan İngilizlere karşı, kahramanca direnip teslim olmayan Fahreddin Paşa'nın Medine'yi savunduğu kadar yaptığı bir büyük hizmeti ise Hazreti Peygamberin kutsal emanetlerini İstanbul'a göndermesidir.

İngilizlere biat edip Osmanlı'yı arkadan vuran Mekke Şerifi Hüseyin'in isyanını bastırmak için 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa tarafından 1916'da Medine'ye gönderilen Fahreddin Paşa, Mekke Valisi Galip Paşa'nın beceriksiz idaresi yüzünden gittikçe büyüyen isyanın tüm Arap yarımadasına yayılmasıyla Medine dışındaki tüm şehirler isyancıların eline geçti. Yaklaşan tehlikeyi görerek Medine ve çevresinde 100 km'lik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, imkansızlıklar içerisinde 2 yıl 7 ay boyunca İngilizler ile yerli işbirlikçileri olan çöl bedevilerine karşı Medine'yi savundu.
İngilizlere biat edip Osmanlı'yı arkadan vuran Mekke Şerifi Hüseyin
 Osmanlı askerleri, İngilizlerin kuşattığı Medine'de sefalet ve açlıkla da mücadele ederken, asla pes etmeyi düşünmeyen Fahreddin Paşa, Ordu'ya verdiği "Evlatlarım herkes çekirge yesin!" emriyle neleri göze aldığını da ortaya koydu.

30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Mütarekesi imzalanmış ve anlaşma gereği Osmanlı Devleti'nin Medine'yi 48 saat içinde İngilizlere teslim etmesi gerekmekteydi. Beyninden vurulmuşa dönen Fahreddin Paşa, Peygamber kentini İngilizlere teslim etmeyi aklından bile geçirmemiştir.

Hazreti Peygamberin kabri önünde topladığı askerlerine tarihe geçecek şu konuşmayı yapar: 
"Ey insanlar, malumunuz olsun ki bütün kahraman askerlerim, bütün İslam'ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği olan Medine'yi, son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar korumaya ve kollamaya me'murdur. Bu asker Medine'nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara'nın yeşil türesi altında, kan ve ateşten dokunmuş kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Ey Osmanlı ordusunun yiğit subayları! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, yiğit Mehmetçiklerim! Gelin hep beraber Allah'ın ve işte huzurunda huşu ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz peygamber'in karşısında, aynı yemini tekrar edelim... Ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz seni bırakmayız!.. "

Ama ne yazık ki barış yapılmış ve yapılan antlaşmaya göre Medine’nin biran evvel boşaltılması gerekiyordu. Fahreddin Paşa kanının son damlasına kadar savaşmak istese de hem İstanbul’dan yapılan baskılar, hem de İngilizlerin Medine’yi bombalayıp Ravza-ı Mutahhara’yı yıkıp, paramparça edeceği ihbarı gelmesi üzerine gözleri yaşlı bir şekilde ve oldukça üzgün olarak çok sevdiği kutsal şehir Medine'yi Mondros Mütarekesi'nden 72 gün sonra teslim etmek zorunda kalmıştır.

Ömer Fahreddin (Türkkan) Paşa
Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa soyadı kanunu ile “Türkkan” soyadı alarak vatanına sevgisini bir kez daha kanıtlamıştır. 5 Şubat 1936'da Türk Silahlı Kuvvetleri'nden tümgeneral rütbesiyle emekliye ayrılan Fahreddin Paşa, 22 Kasım 1948'de hakkın rahmetine kavuşmuştur. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı'na defnedilmiştir.
Bir Fatiha’ya vesile olması dileğiyle tarihimizin bu büyük kahramanın hayatını kısaca özetlemeye çalıştım, Ruhu Şaad olsun…

KAYNAKLAR

- Feridun Kandemir, Medine Müdafaası Peygamberimizin Gölgesindeki Son Türkler Fahreddin Paşa
- Talha Uğurluel, Mekanlar ve Olaylarla Hz. Muhammed'in Hayatı (Mekke-Medine)
-  İsmail Bilgin, Medine Müdafaası / Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa